Dementor's Kiss


 
AnasayfaPortalSSSAramaKayıt OlGiriş yap

 

Hammond, Alice Evey

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Yazar Mesaj
Alice Hammond
Gryffindor I. Sınıf
avatar

Kadın Mesaj Sayısı : 18
En belirgin özelliği : İğneleyiciliği.
Savaş Tarafı : ZAY.
RP partneri : Yok. Olsun mu?
Kan Durumu : Melez.
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
44/50  (44/50)

MesajKonu: Hammond, Alice Evey   1/7/2010, 16:33

La Brume

Eğer Tanrı gerçekten varsa, O'nu yok etmek gerekir.
Mihail Bakunin

İnanmadığınız bir Tanrı'ya sığınmak kadar absürd bir şey olabilir mi? Henüz soğuk ve zalim gerçekliğin altüst edici etkisini tatmamışken, daha küçücük bir çocukken hayatınız boyunca sizi koruyacağına ve kollayacağına inandırılmış olduğunuz Tanrı'ya seslenmek kolaydır; oysa 17 gibi çoğunun erken saydığı bir yaşta, varlığının veya yokluğunun içinde bulunduğunuz çaresizliğe herhangi bir faydası olmamış, olmayan ve olmayacak bir Tanrı'ya inanmanın, anılarınızı kemiren kabuslarınızda sizi ziyaret eden ve ayağınızla ezdiğiniz küçük bir solucandan bile daha ölü ebeveynlerinizin gözlerindeki bakıştan bile boş olduğunu anlamak zor değildir. En azından benim için değildi.

Londra'daydım hâlâ; bu ölgün, ıslak ve veremli şehirden kurtulamamıştım bir türlü. Hayatım boyunca bu şehir kadar hiçbir şehirden nefret etmedim, belki de Londra'dan başka bu derece ölüm kokan bir şehir görmediğim içindir. Belli bir yaşa dek, o sefil güne dek asla küçük ve sevecen kasabamızdan dışarı çıkmamıştım. Hayatta kalan en yakın akrabam ailenin delisi olarak da bilinen Clarice Teyze'yle yaşamak üzere onun Londra'daki kırık dökük bir sürü ıvır zıvırla dolu dairesine gönderilmeme dek küçücük bir kasabada yaşamıştım annem ve babamla. Bazen düşünüyorum da, belki de bu yüzden nefret ediyorumdur Londra'dan: Kasabalar benim için eski hayatımı, ailemin sağ olduğu günleri, dondurucu soğukta dahi fazlasıyla sevdiğim ve ellerimle topladığım çileklerle annemin yaptığı muhteşem reçelin tadına vardığım sabahları, çayırlarda deli dana gibi koştururken bile mutlu olabilmemi; Londra gibi soğuk şehirler ise kent yaşamının gürültü patırtısı, çürümüş yalnızlığını ve eski hayatımla aramdaki derin uçurumu sembolize ettiği için. Londra sadece beni saçma kavramlar ve anlaşılmaz yollarla dolu bir labirentin içine tıkmakla yetindiği için. Zincirlenmiş ruhumu karanlığa ittiği için. Beni büyümeye ve çocukluğumla vedalaşmaya zorladığı için. Kimliğimi bulma arayışına erken yolladığı için. Bu şehre duyduğum mutlak nefretin nedenine ilişkin en mantıklı açıklamalardı bunlar. Tabi bir de ortada öyle bir sorun vardı ki, bana benliğimin her noktasına bir parazit gibi kök salmış bu ebedi nefreti neredeyse unutturacaktı.

Eve dönemiyordum.

Kulağa garip geliyor şimdi düşününce ama yapmam gereken bir şey vardı o zaman. İliklerimde hissediyordum bunu. Eve dönemiyordum. Londra sokaklarını kırılgan görünüşlü genç bir kızdan beklenmeyecek bir azametle arşınladığım ve yağmurun her zamankinin aksine yalnızca çiselemekle yetindiği bir gündü ve ben eve dönemiyordum. Türlü duygularla boğuşmakta olan ruhumun bilincinde, inanmadığım ve inanmayı reddettiğim Tanrı'ya adanmış kasvetli bir kiliseden içeri adım attım. Bir şekilde beni çekmişti, belki de ihtiyaç duyduğum şey varlığını yadsıdığım ilahî bir varlıkla tek taraflı bir görüşmeydi yalnızca. Kendi kendime acıyarak gözlerimi gezdirdim bu yıkık dökük ve bomboş kilisenin boyası akmış duvarları ve çiziklerle bezenmiş ahşap zemininde. Bir kiliseden beklenen her özelliğe sahipti bu bina: Rutubetli, yalnız, loş, eksik, ıssız ve soğuktu. Küçükken her pazar gününü ailemle beraber ayinde geçirdiğimi hatırladım, hissettiğim negatif düşüncelere herhangi bir yardımı olmadı bunun. Kilisenin nemli ve gamlı havasını istemsizce içime çektim ve duyduğum hoşnutsuzlukla çatılan kaşlarımın önüne düşen koyu renk perçemlerimi kulağımın arkasına aldım. Kiliselerin hizmet ettikleri amaç dışında nefret edilesi bir başka özellik bulduğumu fark ettim. İnce bir çizgi halini almış dudaklarımın acı bir gülümsemeyle kıvrılmasına izin verip zihnimi boşaltmak için bir an gözlerimi kapadım. Ağır ve olabildiğince sessiz adımlarla ilerleyerek dua edilen bölüme geçtim ve bir an sonra kendimi yere diz çöküp dua ederken buldum.

"Sahteliğinden haberdarım artık, hiçbir şeyden emin olmadığım kadar da eminim bundan. Eğer yanılıyorsam ve varsan, gerçekten de biz zavallı kullarını izliyorsan Cennet'teki şaşaalı tahtından, dediklerime kulak kesilmeni isterim. Bana başta güzel bir hayat verdin, eksiklikleri umrumda değildi ve hâlâ da değil; ancak onu elimden koparırcasına aldın – nasıl yapabildin bunu? – ve herhalde benliğimi ele geçiren bu çaresizliğin ve karanlık düşüncelerin de bana müstahak olduğunu düşünüyorsun. Eğer İncil'de yazan her şey gerçekse, eğer sahiden de merhametli ve bağışlayıcıysan, neden benim gibi insanların başına öylesine korkunç olaylar gelmesine izin veresin ki? Nasıl yapabilirsin bunu? Sendeki nasıl bir kudret ki bizlere olan tüm bu talihsizliklere seyirci kalmana izin veriyor? Sen nasıl bir tanrısın ki gözlerimizin önüne birer sis perdesi gibi inen yanlışlarla ve doğurdukları hayalkırıklıklarıyla boğuşmamıza bir son vermiyorsun? Sen nasıl bir tanrısın ki... Nasıl bir tanrısın ki?! Cevap ver bana! Beni duyduğunu gösteren bir işaret gönder!"

Neden orada olduğumu bilmiyordum, neden dua edermişçesine diz çökmüş olduğumu bilmiyordum, neden etrafta kimse olmamasına rağmen ağzımdan dökülen suçlayıcı kelimeleri bastırmak için çaba sarfettiğimi ve başarısızlığımın beni absürd bir biçimde mutlu ettiğini bilmiyordum. Yakın bir gelecekte öğreneceğimi de sanmıyordum. O an bildiğim tek şey, orada diz çökmüş dururken ensemdeki tüylerin ürperdiğini hissetmemdi. Bu oldukça tanıdık bir duyguydu; biri tarafından izlendiğim anlamına gelen küçük, içgüdüsel bir işaret. Beni kimin neden izleyebileceğini bilmiyordum; ancak her kimse iyi bir niyeti olduğundan şüpheliydim. İçime düşen kurdu büyük ölçüde zorlanarak duymazdan geldim ve beni izleyenin bir rahip ya da dua eden başka biri olduğunu varsaydım. Başka bir şey olması olanaksızdı. Aklın sınırlarından uzaklaştırdı beni aklıma doluşmasına izin vermemekte direndiğim ihtimaller. Anlamsız gerçekler ve o ankine benzer durumlarda ortaya çıkan paranoyak düşünceler insanı boğar ve felç eder, benim de böylesi bir duruma düşmek gibi bir niyetim yoktu. Dışarı çıkıp Londra'nın sisli ve iflah olmaz derecede kirli havasını soluduğum takdirde içimdeki korku tohumlarının yarattığı ürkütücü sisin yok olacağını ummaktan başka parlak bir fikirden de yoksundum. Arkamı döndüm. Görünürde kimse yoktu. Arada bir arkamdaki tahta sıralara, heyecanım ve telaşımdan olsa gerek, canımı çok da acıtmayacak şekilde çarparak kiliseyi terk etmeye davrandım; yine de, merakım beni birkaç dakika önce Tanrı hakkındaki karmakarışık düşüncelerimi olabildiğince sessizce dile getirdiğim noktaya geri döndürdü. Ayaklarım irademe aykırı olarak beni kısa bir zaman evvel diz çöktüğüm yere getirdiğinde zihnim mana yoksunu düşüncelerle bulanmıştı bile. Bir düşünce hepsine baskın çıktı sonunda: Beni izleyenin kim olduğuna ilişkin katlanılamaz boyuttaki merakım. Merak insanlara özgü, zihninizi bir sürü saçmasapan düşünceyle doldurup çorba eden, iğrenç ötesi bir duygu: Bağımlılık yapıyor ve siz de bir süre sonra onun kirli ve açgözlü pençelerinden kurtulamamanın dehşetiyle sizi manipüle etmesine izin veriyorsunuz. Doğal merakımın bana oynadığı sado-mazoşist oyun da tam olarak buydu. Başımı hafifçe iki yana sallayıp tekrar diz çöktüm ve içimde uyanan nefretle zihnimi bulandıran tüm düşünceleri sıralamaya giriştim:

"Ne var, biliyor musun? Senden nefret ediyorum, Hristiyanların Tanrısı. Umarım biz insanları yaratmanın ne denli korkunç bir hata olduğunun farkına varmışsındır. İçimize ruhundan üflediğin yazıyor, bu doğrusuysa sen de mi mükemmellikten yoksunsun? Bizi kendi yansıman olarak yarattığın söyleniyor, o halde sen de mi bizler gibi eksiksin? Biz tek değiliz, sen ve ben ve diğer tüm insanlar. Bir değiliz, hiç olmadık ve hiç olmayacağız. Birlik yok, kaos var. Bize emanetin bu. Zavallı Doğulu bilgeleri nasıl da kandırmışsın öyle. Aşk palavra, öyle değil mi? İnsanlara sevgiyi vermedin sen, veremezsin. Olmayan şeyleri yoktan var eden sen, aşkı yaratamazsın. Aşk yalan, aşk bir köprü, aşk zırvanın eş anlamlısı, aşk hiçlik. Aşk yok. Sen yoksun. Ben varım. Çevremdeki sefalet var. Londra'nın pis ve hastalık kokan dar sokakları var. Sen yoksun. Yoksun, yoksun, YOKSUN!"

Son kelimem bir çığlık şeklinde çıktı, boğazımdan aniden kopup gelen bu hayvansı sesi durduramamıştım. Sesim boş ve alçısı dökülmüş duvarlarda yankılandı. Kulaklarımı kanatan o sefil sesin yankısı – benden mi çıkmıştı o ses sahiden de? – dininceye dek ağzımı açmadım. Sonrasında ise fısıldayarak devam ettim.

"Eğer varsan bana bir işaret gönder. Herhangi bir işaret. Bir cevap istiyorum. Çaresizliğime son verecek, bana yardımcı olacak bir amaç istiyorum. Gerçeksen, varsan, teksek eğer hepimiz, bana bu dileği çok görme. Bir işaret, bir yanıt bekliyorum. Lütfen."
Yanıt beklerken diz çökmeye devam ettim. Hiçbir cevap alamadım elbette. Hristiyanların Tanrısı'ndan ne bekliyordum ki zaten? Herhangi bir dinin tanrısından ne bekliyordum ki zaten? Din ve üzerine kurulduğu yalanlarla döşeli kaypak temel üzerine düşüncelerim tam o noktada, inananların dua etmek amaçlı kullandıkları bölmede şekillendi. Emindim artık: İnsanların gereksiz yaşamlarına anlam katabilmek için yarattıkları bir illüzyondan başka bir şey değildi din. İnanç ise insanî bir zayıflık, hayatımızı zorlaştırmak ve etrafımıza belirgin çizgiler çekebilmek için yarattığımız bir başka saçmalık. Ya dua etmek, yani olmayan bir varlıktan medet ummak? O da çok mu farklıydı sanki? Bir yanıt, bir işaret gelmemişti işte. İzlendiğim duygusu bir işaret sayılamazdı, olamazdı. Gerçek değil, hiçbir şey gerçek değildi ve ben zırvalarla döşenmiş bir sistemin kalbinde oturup düşüncelere kaybediyordum kendimi. İçimdeki ani tiksinti duygusunun yükselmesine izin veremezdim. Zihnime üşüşen şüphe bulutlarından kurtulmak amacıyla başımı iki yana sallayıp bu kederli kiliseyi bir daha asla ayak basmamak üzere terk etmeye karar verdim. İlginç bir gün olmuştu ve bu kadarı bana yeterliydi. Gereksiz hezeyanlar ya da açıklanamaz anormalliklerle zman kaybetmeyeceğime dair söz vermiştim kendime, başıma ne gelirse gelsin bilinmeyenler dünyasına adım atıp da kendimi ve bana yakın olanları – ki sadece Clarice Teyze vardı bu grupta, diğer herkes cehennemin dibine gidebilirdi – tehlikeye atmanın alemi yoktu. Böylesi bir şeyin olmasına izin veremezdim, bir daha asla. Dersimi almıştım.

İçgüdülerime kulak verip kilisenin köhne sıralarının arasındaki dar aralığı azimli adımlarla arşınladım ve dışarıya adım attım. Çiseleyen yağmur durmuştu. Yerini her yeri kaplamış olan sise bırakmıştı. Sis beni kucakladı, kalbimin derinliklerindeki karanlığın yoldaşıymışçasına güven verdi bana – aynı zamanda da kanımı dondurdu yakınlığıyla. Clarice Teyze'nin evine dek yanı başımda sisle yürüdüm, gözlerimin önüne perde çeken sisle. Gölgeleri görmeme izin vermedi sis, içime bir sıcaklık yayıldı dışım ayazla savaş verirken. Dudaklarım yine ince bir çizgi halini aldı ve ben uzun zamandır ilk defa eve varmayı başardım.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Stevie Owen Blake
Gryffindor II. Sınıf
Gryffindor II. Sınıf
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 861
Yaş : 22
En belirgin özelliği : Cesareti.
Savaş Tarafı : Tarafsız olmayı tercih eder, başkaları için savaşmaz.
RP partneri : Cynthia Monica Maddlyn.
Kan Durumu : Safkan.
Quidditch Konumu : Kovalayıcı.
Asa : The source of courage.
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
50/50  (50/50)

MesajKonu: Geri: Hammond, Alice Evey   2/7/2010, 16:04

Betimleme 14/15
Akıcılık 7/10
Yazım İmla 5/5
Hayal Gücü 10/10
Uzunluk 8/10

Toplam; 44.

_________________

Pessimist sees only the tunnel, optimist sees the light at the end of the tunnel, with a realistic light the tunnel he sees me next train.


***Cynthia~Owen***
Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Hammond, Alice Evey

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Dementor's Kiss :: Son Dönem :: Rpg Kutusu Arşiv -
forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Haberleşme | Suistimalı göstermek | Bir bloga sahip olmak