Dementor's Kiss


 
AnasayfaPortalSSSAramaKayıt OlGiriş yap

 

Stevie Owen Blake

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Yazar Mesaj
Stevie Owen Blake
Gryffindor II. Sınıf
Gryffindor II. Sınıf
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 861
Yaş : 22
En belirgin özelliği : Cesareti.
Savaş Tarafı : Tarafsız olmayı tercih eder, başkaları için savaşmaz.
RP partneri : Cynthia Monica Maddlyn.
Kan Durumu : Safkan.
Quidditch Konumu : Kovalayıcı.
Asa : The source of courage.
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
50/50  (50/50)

MesajKonu: Stevie Owen Blake   4/2/2010, 13:54

Gazap Perisi; Daimi Öfkeyi, Kini Temsil Eder ve Günahkârları Cezalandırır…

Ben sevdiklerimi aniden kaybetmedim hiç. Bir gün gitmeye karar verenlerin gideceklerini her zaman sezmiştim, sezmiştim ve beklemiştim. Birilerinin öleceğini de, öncesinde uzun bir hastalık devresi geçirdikleri için tahmin edebilmiş ve yokluklarına hazırlanacak vakti bulabilmiştim… İnsanlar hayatımdan nasıl giderse gitsinler, artık bir daha onları göremeyeceğime, seslerini bir daha duyamayacağıma, gülümsemelerinin hep bir fotoğrafta saklı kalacağına inandırmıştım kendimi. Şanslıyım belki, hayat beni hep hazırladı birilerinin kaybolup gideceğine daha onlar yanımdayken…

Belki de bu yüzden en çok da bu konuda şansımın dönmesinden korkarım. Evet, bencilce bir şey bu biliyorum, önceden hazırlık yapabilecek zaman için tanrıya dilenmek ama elimde değil. Herkes kadar, hatta belki de herkesten daha fazla zaafım var benim ve üzerinde düşündüğüm her defasında zaaflarımın arasında en çok da bundan korkuyorum.

Biri bana sezdirmeden çekip gidecek; biri hastalanmadan önce ölecek, öylece, bir anda, ben daha ne olduğunu anlamadan.

Kaybettiğim kişi, ‘ölerek terk ettiyse beni’ ilahi bir güce bağlayıp katlanabilir miyim yoksunluğuma bilemiyorum. En azından yanımda kaybımı bilen birilerin olduğunu düşünerek bir nebze de olsa teselli bulabileceğimi biliyorum yalnızca…

Ama o, hayattaysa, hala bir yerlerde nefes almaya devam ediyorsa ve bundan hemen önce beni bir anda bırakıp gidiverdiyse hayatın önüme koyduğu o bitmek tükenmek bilmeyen basamaklardan bir sonrakine nasıl katlanabileceğim hakkında hiçbir fikrim yok. Çünkü bunu anlatmayacağımdan, bu acıyı çekerken yanımda bir yandaş aramayacağımdan ve içime kapanacağımdan eminim ben.

Vera da tanıdığı herkesi ve her şeyini, hayatta oldukları halde kaybeden bir genç kızdı. Vera’nın hayatı, Darcey’in tabiriyle ‘doğumundan çok önce başlamıştı’.

Sevdiği sayılı kişiler vardı, kuzeni Chris ve ağabeyi Jared. Peki, diğerleri… Diğerlerinin bir önemi yoktu Vera için. Dediğim gibi, diğerlerini kaybetmişti. Hepsi de lanet olasıcası insan müsveddeleriydi, kendilerini tanrı sanan ve tanrıcılık oynamaya kaptıran zavallılar… Hele ki amcası Marcus… Cezalandırılmalıydılar, gazap perisi tarafından. Elbet amcasına asla bunu yapmayacaktı, biliyordu böyle bir şeyin Chris’i üzebileceğini… Hem zaten tekerlekli sandalyeye mahkûm olması amcasına yeterli bir cezaydı. Jared sayesinde, içindeki gazap perisi çıkmıştı ortaya ve ilk cezasını vermişti aylar önce… Xtian, tatlı, sevimli Xtian… Yazık mı olmuştu? Hayır, asla! İçinde ufacık bir acıma duygusu, vicdan azabı oluşmamıştı. İlk deneyimi birçok şey de öğretmişti genç kıza. Mesela bir daha hiçbir kurbanına veda öpücüğü vermemeliydi. Eğer çok ama çok sevgili kuzeni Chris adli tıpta çalışmasaydı ve öldürülen Chris’in üzerinden çıkan Vera’nın DNA’sını yok etmeseydi, tanrı bilir çoktan enselenmiş olurlardı. Kuzeni çok kızmıştı ölü bir adamın üzerinden ona ait kalıntılar çıkmasına. Geçerli bir açıklama istemişti Vera’dan. Ah! Neyse ki yalan söylemeyi pek beceremeyen Vera’nın yerini tam zamanında kızıl şeytan Darcey alarak ona ufak bir kaçamak yaptığını söylemişti. Ona tam olarak ”Üzgünüm Chris, çok üzgünüm… Ben… Kendimden nefret ediyorum… Lütfen, kimseye söyleme… Hiçbir şey olmadı… Masum bir öpücüktü… Kimse öğrenmesin, ne olur! demişti yanlış hatırlamıyorsa. Sonrası sahte gözyaşlarına bırakmıştı yerini. Chris ise bu sevimli, üzgün, her zaman küçük bir kız çocuğuymuş gibi sakınmasız olan kuzenine kanmış ve ağlaması için omzunu açmıştı. Vera, Chris’e yalan söylediği için ölesiye bir üzüntü duysa da buna mecbur olduklarını hatırlatmıştı Darcey.

Argghh! Şu Darcey, tam bir sürtüktü. Evet, tam anlamıyla sürtüğün tekiydi. Tamam, alışmıştı onun varlığına, içten içe seviyordu onu ve onun kendisine bahşettiği şeyi, ölümü kontrol edebilme yetisini… Ama aynı zamanda ondan o kadar çok nefret ediyordu ki… Vera ne kadar masumsa, Darcey o kadar günahkârdı; Vera asla yalan söyleyemezken Darcey en büyük yalanları bile soğukkanlılıkla söyleyebilirdi; Vera temizken, arınmışken Darcey kirliydi… Darcey’in ortaya çıkışından kimseye bahsetmemiş, bahsedememişti. Aslında ağabeyi Jared’e açmaya çalışmıştı bu konuyu ama başaramamış, nereden gireceğini bilememişti, başaramamıştı. Kim başarabilirdi ki? Kim ”Ah, ağabey, ben kişilik bölünmesi yaşıyorum. Yeni bir kişiliğim ortaya çıktı ve sana cinayetlerde yardım eden kişi aslında o kişiliğim.” diyebilirdi. Veyahut bunun gibi bir şeyler. İlginçtir, Vera bir kişilik bölünmesi yaşadığının bilincindeydi. Bu, bir ruh hastası olduğunu da kabul ettiği anlamındaydı ki bunu zaten en başından biliyordu. Bunu bildiği için Jared’e yardımcı oluyordu ya… Bunu bildiği ve kendisini bir gazap perisi sandığı için…
Darcey… Ondan nefret ediyordu. Yaptıklarından dolayı ve yapmadıklarından…
Darcey… Onu seviyordu. Yaptıklarını ve yapmadıklarını…
Aslında Darcey, Vera’nın bir yansımasıydı. Vera’nın yapmak isteyip de yapamadıklarını yapıyordu. Yalnız kalmasına engel oluyordu. Kendi iç benliğini bulmasında yardımcı oluyordu. Darcey’le konuşabiliyordu Vera, en gizli sırlarını anlatabiliyordu. Hoş, zaten anlatmasa bile her şeyini biliyordu Darcey. Aynanın karşısına geçip uzun uzun aynadaki yansımasıyla sohbet ettiği bile oluyordu. Dışarıdan bakılınca kendi kendine konuşulduğu sanılıyordu ama aslında Darcey ile konuşuyordu. Darcey… Yalnızlığını paylaşan, isteklerini yerine getiren bir dost… Aynı zamanda yavaşça içindeki canavarı dışarıya çıkaran bir düşman… Asla kurtulamayacağı bir ‘şey’ en önemlisi de…

Ölüm Burada, Elimin Yakınında…

Lanet olasıcası bir adam için katlandığı şeye bir bakın! Adı da bir garipti zaten, Seamus muydu, Searlus muydu? Her neyse… Sıradaki kurban oydu işte. Jared, Salı günü, kulüp üyelerinin toplantısı olduğu gece malikâneye gidip saklanmış ve kimin ne hikâyesi anlattığını dinlemişti. Ardından da geri dönmüş ve olan biteni Vera’ya anlatmıştı. Olan biten tam olarak şuydu; hikâyeyi yeni gelen çocuk anlatmıştı. Şu kızıl saçlı belanın, Jamie’nin kuzeni, değişim öğrencisi olan… Ağabeyinin anlattığına göre, budala çocuk hikâyeyi, İngilizcesi iyi olmadığından dolayı doğru düzgün anlatamamıştı ama anlaşılan kısımlarda baltalı bir kaçık geçiyordu. Ormanda işlenen bir cinayet ve faili baltalı bir kaçık… Anlatım kötü olabilirdi belki ama uygulamaya geçince muhteşem olacaktı. Jared ve Vera, kaçık katil rolünü sevmişlerdi. Hele ki Darcey… Şanslarının da yardımıyla bu hafta sonu yapılacak kampta uygulayabilirlerdi planlarını. Ama dün gece garip bir şey olmuştu. Ağabeyini biri aramış ve bunun üzerine Jared da apar topar çıkıp gitmişti. Giderken tek söylediği şey ise endişelenme olmuştu. Ve dün geceden şimdiye hiçbir haber alamamıştı ağabeyinden. Endişelenmişti, korkmuştu fakat yine Darcey onu sakinleştirmeyi ve tek de olsa cinayeti işlemeye getirmeyi başarmıştı. ”Sakin ol Vera. Önemli bir işi çıkmış olmalı. Belki de seni denemek için gitti ve hala dönmedi. Senin tek başına bu işi becerip beceremeyeceğini denemek istiyordur. Şimdi korkaklık edip gitmezsen kampa, seni bir daha asla bu işe karıştırmaz. Kana olan susuzluğumuzu arttırır bu. Ayrıcı bir Gazap Perisi olmanı engeller. Bunu istemezsin değil mi? Jared ne demişti? Tüm aletler garajda hazır, balta da orada olmalı…” Yola çıkmadan son kez onunla zihninde bu konuşmayı yapmıştı. Aslında daha çok Darcey konuşmuştu, Vera susmuş ve dinlemişti. Söyleyecek bir şeyi yoktu ki…

Arabayla gitmeyecekti, tehlikeliydi. Bu havada yapacağı herhangi bir kaza, her şeyi suya düşürebilirdi. –Pekiyi araba kullanamaz ne Vera ne de Darcey- Bu yüzden yürüyecekti, uzun sürecekti belki bu yolculuk, hatta yorucu ama mecburdu buna. Kalın, siyah montunu giymiş, çizmelerini ayağına geçirmiş ve ihtiyacı olan şeyleri koyduğu çantayı alıp çıkmıştı yola. Ağabeyi baltayı, büyük bir çantaya yerleştirmişti. Elle taşınan, bavul şeklinde bir çantaya… Sabaha doğru, günün erken saatlerinde çıktı yola, oraya herkesten önce varmalıydı. Kamp yapacakları yeri öğrenmişti, okuldaki panoya asılan duyurudan. Herkes davetliydi ama genelde havalı takımı gittiği için pek sevmezdi bu kampları Vera. Ama şimdi gidiyordu, farklı bir amaç uğruna… Kampın olacağı yere vardığında nefes nefese kalmıştı ve küfürler savuruyordu. Arkasına bakınıyordu arada da, kar üzerinde ayak izlerinin kalmasını istemiyordu. Neyse ki hava ondan yanaydı, hafif hafif atıştıran kar örtüyordu izleri. Ardından saklanmak için iyi bir yer aramaya koyuldu. Fakat gel gör ki hiçbir yer uygun değildi. Kampa gelecek olanların, ufak bir kaçamak ya da gezi için her yere gidebileceğini biliyordu ve bu da onun görünmesi demekti. Bunun yerine kampın kurulacağı yeri ve diğer bütün yerleri rahatlıkla gören bir ağaç kestirdi gözüne. Ağaca tırmanabilirdi değil mi? Ağacın dibine geldiğinde başını kaldırarak şöyle bir baktı ağaca ve kendi kendine konuşurcasına söylendi –artık kendi kendine konuşmadığını öğrendiniz değil mi?- ”Fazla yüksek değil ama kar yağıyor. Tırmanamam, asla yapamam, imkânsız…” Cevap gecikmedi. ”İmkânsız diye bir şey yoktur Vera! Yapabilirsin, tırmanabilirdin… Karı düşman değil, yandaş olarak görmelisin. İzlerini örtecek, seni gizleyecek bir yandaş… O zaman kar sana yardımcı olur…” Sonuç olarak eşyaları ağacın dibindeki çalılıklara sakladı, el fenerini ağzına aldı ve güç bela, ufak dallara tutunarak çıktı. Elbet bunu yaparken birkaç defa eli veya ayağı kayarak da düştü ama bunlar onu durduramadı. Ağacın bir sürü dalı olması lehineydi. Sağlam olduğunu sandığı dallardan birine otururken –elbet oturur oturmaz kalçasının donduğunu hissetti, pantolonu muhtemelen ıslanmıştı- yorgunluktan öleceğini düşünüyordu. Bacaklarından birini bir taraftan diğerini de öteki taraftan sarkıtarak oturduğu dalı bacak arasına getirmeyi başardı. Böylelikle daha sağlam oturabilirdi. Sırada beklemek vardı…

Yaklaşık yarım saat sonra ilk araba sesini duydu Vera ve kısa bir süreliğine dinlendirmek için kapattığı gözlerini açtı aniden. Soğuğa alışmıştı. Bedeni değil sadece, ruhu da alışmıştı soğukluğa. Tıpkı Darcey’in dediği gibi… ”Bir zaman sonra alışacaksın dondurucu soğuğa… Alışana kadar üşüyeceksin ama… Alıştığında haz alacaksın yalnızlığından… Ve anlayacaksın yarattığın dünyanın zaten yalan olduğunu… Kendine zarar verdikçe büyüyeceksin… Çoğalacaksın… Kendi dünyana sığmayacak, diğerlerine sataşacaksın… Canının yandığını kendinden bile saklayacaksın. Yalnız olduğuna kendini tamamen inandıracaksın. Öyle bir yalan dünya kuracaksın ki kendine, kendinden inanacaksın vakti gelince. Zaten yalansa her şey kendi yalanımı kendim yaratırım diyeceksin ve başlayacaksın yalancı oyuncaklarla süslenmiş ‘yalan’ senaryona…” Yüzünde ilginç bir ifade belirdi. Gözleri kısıldı, dudakları büzüştü. İlk gelen kişinin etkisi büyüktü bunda; oda arkadaşı Renee… Oda arkadaşı olduklarına bakmayın siz, Vera bu kızdan öyle çok nefret ediyordu ki… Elbette bunun tek nedeni Piero idi. Bir profesör olmasına karşın ona içten içe beslediği duyguları Darcey’in dışında kimse bilmiyordu. Ders anlatışını, konuşuşunu, yaptığı her şeyi öylesine beğeniyordu ki Vera… Fakat Renee ile olan yakınlaşmaları gözünden kaçmamıştı. O kendini bilmez kız bir eline geçse… Kendisi Piero ile doğru düzgün konuşamazken Renee’nin onunla bu kadar yakınlaşması sinirine dokunuyor, bir engel olarak görüyordu.

Ardından Renee’nin sevgilisi geldi. Bu çocuk polis değil miydi? ”Lanet olsun! Polisin burada ne işi var?! Asla beceremeyiz o buradayken!” diye bir çığlık koptu zihninin derinliklerinde. Gözleri irileşti ve kalbi daha hızlı atmaya başladı. ”Endişelenme, her şey yolunda gidecek. Göreceksin. Polislerin yolumuza çıkmasına izin vereceğimi mi sanıyorsun? Sadece uygun zamanı bekle. Bir yerden sonra dizginleri elime alacağım zaten.” Şu dizginleri ele almaktan bahsederken sesine alaycı bir tonlama getirmişti. Sakinleşmeye çalıştı. Nasıl oluyordu bilmiyordu fakat Darcey daima Vera’yı sakinleştirmeyi başarıyordu. Sonra diğerleri gelmeye başladı. Zümrütler, amigolar, kulüp üyeleri… Gelenler arasında en çok ilgilendiği iki kişi vardı; Searlus ve Ice… Ice ile o kadar ilgilenmiyordu aslında, sadece baloda ona yaptıklarından sonra… Garipti doğrusu, kendisini nasıl olmuştu da toparlayabilmişti?! Ve Searlus… Tatlı çocuktu doğrusu, garip bir havası vardı gerçi. Fazla ağırbaşlıydı sanki. Eh, yeni gelen birine göre iyiydi yine, birkaç arkadaş edinmişti, en azından. Vera’nın ise gerçek anlamda hiç arkadaşı olmamıştı. Herkes geldiğinde kalabalığa baktı. Şişe çevirmece oynamak için daire oluşturan topluluk ve diğer kendi halindekiler… Hiçbirini sevmiyordu aslında. Zümrütler; amigolardan bir farkları yoktu özlerinde. Ne onlardan daha dost canlısıydılar ne de herkese iyi davranıyorlardı. Vera’yı dışlamamışlar mıydı? Amigolar; onlar hakkında yorum yapmaya bile gerek yok zaten… Kulüp üyeleri; onlardan nefret etmeseydi öldürmezdi değil mi? Sonra diğerleri… Basketçi çocuklar… Yakışıklıydılar ama bir türlü doğru düzgün konuşamamıştı Vera onlarla. İki kelimeyi bir araya getirip düzgün bir cümle kuramamıştı ki… Sonra Darcey’in sözlerinin devamı geldi aklına. ”…Kanın siyah akacak. Öyle inanmak isteyeceksin ve öyle göreceksin. Gözyaşın siyah olacak. Gülüşün siyah… Düşündükleri kadar kirliysen öyle olmalı. Kapkara, simsiyah olmalısın. Günahtan kömürleşmiş bir maske takacaksın masum suratına. Diğer maskelilere inat seninki güzelliğini örtecek. Bu kadar safken sevilmediysen istedikleri şeytan olmalı diye düşüneceksin ve etrafında bir ateş çemberiyle gezeceksin. Ama yalan insanların yalan dünyasından ‘yalan’ bir parça olmak hiçbir zaman mutlu etmeyecek seni gerçek anlamda… Hep lanet edeceksin çocukluğunu elinden alanlara… Babana… Ağabeyine… Amcana… Kuzenine… Kendine… Lanet ederek uyuyup lanet ederek uyanacaksın… Ama alışacaksın bu lanet dünyanın lanet insanlarının ‘lanet adaletine’…” Derin bir nefes aldı ve beklemeye başladı. Uygun zamanı bekliyordu, saldırmak için en uygun zamanı… Zaten Searlus kuzeninin yanından ayrılmıyordu hiç. Onun gruptan ayrılmasını bekliyordu, yalnız kalmasını… Gerekirse sabaha kadar da bekleyecekti. Elbet, er ya da geç tek başına kalacaktı. İşemeye gittiğinde, odun toplamaya gittiğinde… Bu bekleme süreci içerisinde oldukça garip şeyler de olmuştu. Mesela Joakim ve Renee’nin tartışmasının tek tanığı olmayı başarmıştı. Aslında tartışma değildi bu, daha ilginç ve belki korkunç bir şeydi. Başta onların sakladığı eşyalarını bulacaklarını düşünmüş ve korkmuştu. Fakat bu karanlıkta göremeyeceklerini ve sakladığı yerin de akıllara gelmeyecek bir yer olduğunu düşününce rahatlamıştı. Ardından onları dinlemeye koyulmuştu, oturduğu yerde biraz doğrularak. Nefes bile almıyordu onları daha iyi duyabilmek için. Başta iyiydi, güzeldi fakat sonra Joakim Renee’yi öpmeye başlamıştı. Bunda elbet bir şey yoktu, bir kardeşin sevgisiyle öpüyordu onu, Jared de öpmez miydi Vera’yı?! Fakat sonra işte, o öpücüklerden birisi Renee’nin dudağına geldiğinde dehşete düştü. Yanlışlıkla olmuş olmalıydı, kesinlikle yanlışlıkla. Yine de az önce Ice’ın haykırdığı sözler aklına geldikçe… Yanlışlıklaydı, çıkarmalıydı aklındaki kötü düşünceleri. Bu garip dehşet içerisinde –garipti çünkü gördükleri onu hem sevindirmiş hem de ürkütmüştü. Sevindirmişti çünkü baş düşmanı Renee ile ilgili gizli bir şey görmüştü- tekrar arkasına yaslandı. Bacak arasına denk geldiği için oturduğu dal fazlasıyla rahatsız edici olmaya başlamıştı. Bunun üzerine iki eliyle daldan destek alarak hafifçe kaldırdı bedenini. Fakat ıslak ve karlı olan dalın kayganlığı ve soğukluğu nedeniyle kendi kendine taşıyamadı ve sertçe dala geri oturdu. Eğer bir erkek olsaydı ne denli acı çekebileceğini bildiğinden, çektiği küçük acıyı göz ardı etti. Zaten şu anda çıkan çıtırtı sesi aklını daha çok meşgul etmeliydi. Nefesini tuttu ve beklemeye başladı. Duyulmuş muydu acaba? Hiç kıpırdamadan durdu ve sadece göz ucuyla, Joakim’e doğru baktı. Sesi duymuştu anladığı kadarıyla fakat etrafına saf saf bakınmasından nereden geldiğini anlamadığı belliydi. Zaten daha sonra koşarak uzaklaşmıştı. Renee, yapayalnız kalmıştı ormanın ortasında, yazık. İçinden bir ses in ve onu gebert diyordu ama bunu yapamazdı. Sonra Başını kamptan tarafa çevirdiğinde birçok şey kaçırdığını gördü. Searlus, ıslaktı. Ice ise Karl’ın eşliğinde bir çadıra sokulmuştu. ”Neler oluyor?” diye söylendi zihninde. Cevap gelmedi.

Tüm bunlar olup biterken beklediği an geldi. Searlus David’in arkasından odun toplamaya gidiyordu. Harika… Kıyafetleri ıslaktı fakat. Yanına aldığı çantaya baktı, üzerini değiştirecekti muhtemelen. Gittikleri istikamet Vera’nın bulunduğu yere zıt olduğu için onların peşinden gitmeliydi. Fakat bunun yanında yolunu kaybetme ihtimali, en kötüsü yakalanma ihtimali vardı. Bu sadece bir ihtimaldi tabi. Sağ bacağını kaldırdı ve diğer bacağının yanına getirerek oturuş pozisyonunu değiştirdi. Rahatlamıştı doğrusu. Ardından hemen ayağının altındaki bir başka dala basarak az önce oturduğu dala tutunda eli ile. Montunun cebine koyduğu el fenerini yakmaya henüz cesaret edemiyordu. Kalçası, esen rüzgâr ile fena şekilde dondu. Islanmış olmalıydı. Neden ağaçta beklemişti ki?! Ah! Tabi, yakalanma riski ağaçta daha azdı… Yutkundu ve aşağı zıpladı ani bir şekilde. Çömelmiş bir vaziyette karla kaplı yerde buldu kendini. Nihayet, ayaklarının yere değmesi muhteşem bir duyguydu. Aceleyle doğruldu ve çantayı sakladığı yerden çıkardı. Sert bir hamleyle fermuarı açtı ve içindeki sarılı ‘şey’i çıkardı. Gri bir örtüyle sarılmış balta… Örtüyü çıkardı ve eski deri çantaya geri koydu. Bu çantayı komşusunun küçük kulübesinden çalmıştı baltayla beraber. Gece herkes uyuduğunda gizlice pencereden girmişti. Kulübenin penceresi bozuk olduğundan her daim açık olurdu. Yaşlı adam da bir türlü tamir etmemişti onu. Örtü ise tanrı bilir kimindi. Bu yüzden burada, sakladığı yerde bırakmakta bir sakınca görmedi. Ne de olsa bu çantaya hep eldivenle dokunmuştu. İz bırakması imkânsızdı nerede ise.
Baltanın sapını kavradı iki eliyle. Fazla mı ağırdı ne?! Derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı. Sırasını devretme zamanıydı. Yeşilimsi gözler aniden açıldı. Garip bir ışıltı vardı, karanlık bir ışıltı… ”Hazır ol Vera! Başlıyoruz…”

***

Cebinden çıkardığı fener ile zar zor görüyordu önünü. Fenerin ışığı o kadar cılızdı ki… Neden Vera pilini değiştirmemişti ki, basbayağı pili bitiyordu. Vera iyiydi, güzeldi, hoştu da fazla saftı sanki. Sanki değil, kesinlikle fazla saftı. Yoksa Darcey nasıl kandırabilirdi ki onu?! Sonra bir ses duydu, genç bir adama aitti. Searlus’un sesi olmalıydı muhtemelen. Nihayet bulmuştu onları. Bu lanet ağaçların arasında bulmak çok kolay olmamıştı. Tamam, ne tarafa gideceğini iyi biliyordu ama her an yakalanma tehlikesi altındaydı. Bir eliyle feneri tutuyor, diğer eliyle de baltanın metal bölümüne yakın bir yerden baltayı tutuyordu. Gözüne kestirdiği ağacın kalın gövdesinin ardına sakladın ardından. Eğer karşısına bir başkası dahi çıksa onu bile öldürebilirdi şu anda. Kana o kadar susamıştı ki… Başını hafifçe çıkardı. İki fener ışığı, iki genç adam… Biri Searlus’tu, saklanmaya çalışmış üzerini değiştiriyor, ıslak kıyafetlerinden kurtuluyordu. Diğeri ise David idi. Sea’yı bekliyordu. Ah! Zavallım, o da arada kaynayacaktı. İkisinin de arkası dönüktü Darcey’e. Yüzünde tekinsiz bir sırıtış belirdi. Ne yapacağımı tahmin bile edemezsin sırıtışı… Zamanlaması harikaydı doğrusu.

Sinsi adımlarla saklandığı yerden çıktı. Yavaş adımlar atarak biraz daha yaklaştı onlara, özellikle David’e. Baltayı kaldırmıştı ve ortasından tutuyordu sapının. Feneri ise arkaya doğru tutuyordu şimdilik fark edilmemek için. Sonra David ile arasında bir iki adım kala feneri önüne tuttu, tam onun ensesine. Eğer arkasını dönecek olursa ışık direk yüzüne vuracak, parıltıdan dolayı hiçbir şey göremeyecekti. Olan biteni anlamadan da cehennemi boylardı. Sonra Searlus’un sesini duydu. David durduğu yerde duruyordu, oh, Darcey’in adım seslerini mi duymuştu? David bile duymazken o… Ya da görmüş olmalıydı, emin olamıyordu. Neyse ki kendisini David sanmıştı. Yüzündeki sırıtış yavaş yavaş yayıldı. Az sonra susuzluğu dinecekti işte. David arkasını döndü Searlus’un sözleri üzerine, beklediği gibi fenerin ışığı gözlerini aldı. Darcey ise tek bir hamlede sağ eli ile tuttuğu baltayla kesti boğazını. Balta rüzgârı keserek değdiğinde onun tenine garip bir haz duydu. Rüzgârı delip geçerken çıkan ses müzikti onun için ve havada uçuşan kan zerrecikleri dans ediyorlardı bu müzik eşliğinde. Muhteşemdi, inanılmazdı… Ne yazık ki acemilikle ve tek eliyle ağır baltayı tam olarak tutamadığından yarısına kadar kesebildi boğazı. Daha doğrusu az bir kısmını kesemedi. Kanı hem Darcey’in yüzüne hem de Searlus’un çıplak sırtına sıçramıştı. Sıcak kanın yüzüne sıçraması büyük bir zevk vermişti genç kıza. David’in bedeni önce kısa bir süre ayakta kalmış sonra diz çökmüş ve en sonunda da karların içine boylu boyunca uzanmıştı. Elindeki çakmağın feneri karın içine gömülmenin etkisi ile etrafı aydınlatmayı kesmiş ve çevre daha karanlık bir hal almıştı.

Elindeki feneri yerdeki cansız bedene tuttu. Cesedi görmek için değil, kanı görmek için… Beyaz karın masumiyeti Darcey’in günahını emiyordu… Beyazın üzerindeki kırmızı kan… İşte şaheseri, sanatı… Bir sanatçının, yıllardır üzerinde çalıştığı ve nihayet bitirdiği şaheserine bakar gibi bakıyordu karın emdiği kan göletçine. Bu değişik bir şeydi, değişik bir duygu… Zevk alıyordu, büyük bir haz ama cinsel haz gibi değildi. Daha da ötesindeydi bu. Duygu karmaşasıydı. Tüm bunlar öyle kısa bir zaman zarfı içerisinde oldu ki Darcey bile şaşırdı.

Sıradaki…

Feneri elinden attı, attı ya da düştü. Yün eldivenlerini geçirdiği elleri duyduğu zevkten tutmaz olmuştu öyle ki. Elbet Balta düşmedi, demek ki atmıştı. Atmıştı çünkü Searlus’un kusursuz olmasını istiyordu. Bunun içinde bu sefer baltayı iki eliyle birden tutacak ve öyle saldıracaktı. Susuzluğunu bir kez daha dindirecekti. Başını kaldırdı yavaşça. Searlus hala durduğu yerdeydi. Muhtemelen tenine değen sıcak şey onu korkutmuş, şaşırtmıştı. Tahmin edebilmişti ne olduğunu. Şaşkınlığın etkisiyle de dona kalmıştı. Böylesi daha mı iyiydi Darcey için; bir nevi. Kolay olacaktı gerçi ama Darcey kolayı sevmezdi işte. Zorlanmalıydı biraz, çaba sarf etmeliydi, riske atmalıydı kendini. Tehlikeli olmalıydı işte… ”Searlus’tu değil mi?” dedi garip bir tonlama ile. Sesinde korkunç bir tını vardı. ”Yazık, yeni gelmiştin üstelik. Yaşayacağın çok şey olmalı… Ama ben o yaşayacaklarını yaşamanı istemiyorum.” Güldü. ”Geride bırakacaklarını düşünme, endişelenme. Öyle ki yokluğun hiçbir şey değiştirmeyecek isteyerek gelmediğin bu dünyada…” Ona doğru bir hamle yaptı baltayı kaldırarak… Ölümüne bir hamle…

_________________

Pessimist sees only the tunnel, optimist sees the light at the end of the tunnel, with a realistic light the tunnel he sees me next train.


***Cynthia~Owen***
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Canoros Remus Watson
Ravenclaw IV. Sınıf & Bina Başkanı
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1757
Yaş : 19
En belirgin özelliği : Pek belirgin olmaması diyelim
Savaş Tarafı : Evet hala raf raf xD bir yıl oldu mu demeliyim sanırım
RP partneri : Ay-sun
Aysun Vaysun
Aygüneş (güneş - ay- yıldız - bulut - dünya - gezegen. İp atlıyolar ya hani xD)
Zidni kısaca
Kan Durumu : A- Rh
Quidditch Konumu : Arayıcı
Asa : Black İce
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
45/50  (45/50)

MesajKonu: Geri: Stevie Owen Blake   10/7/2010, 20:39

En başında hiçbir şey anlamamıştım kurgudan ama sonradan çaktım olayı xD Gerçekten çk güzel yazmışsın, açıkçası devamını bekliyorum. Gerçi yorumu yapmakta biraz gecikmiş olabilirim ama...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://dementorskiss.rpg-boards.com/karakter-kartlary-f164/canor
Stevie Owen Blake
Gryffindor II. Sınıf
Gryffindor II. Sınıf
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 861
Yaş : 22
En belirgin özelliği : Cesareti.
Savaş Tarafı : Tarafsız olmayı tercih eder, başkaları için savaşmaz.
RP partneri : Cynthia Monica Maddlyn.
Kan Durumu : Safkan.
Quidditch Konumu : Kovalayıcı.
Asa : The source of courage.
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
50/50  (50/50)

MesajKonu: Geri: Stevie Owen Blake   10/7/2010, 20:47

Canoros Remus Watson demiş ki:
En başında hiçbir şey anlamamıştım kurgudan ama sonradan çaktım olayı xD Gerçekten çk güzel yazmışsın, açıkçası devamını bekliyorum. Gerçi yorumu yapmakta biraz gecikmiş olabilirim ama...

Çok teşekkür ederim. Sonunda bir yorum geldi ya valla sağol. Devamı da gelir inşallah.
_________________

Pessimist sees only the tunnel, optimist sees the light at the end of the tunnel, with a realistic light the tunnel he sees me next train.


***Cynthia~Owen***
Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Stevie Owen Blake

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Dementor's Kiss :: Son Dönem :: Rpg Kutusu Arşiv -
Bedava forum kurmak | Roleplay forums | Harry Potter - Poudlard | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Haberleşme | Suistimalı göstermek | Yetkinblog.com