Dementor's Kiss


 
AnasayfaPortalSSSAramaKayıt OlGiriş yap

 

Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Yazar Mesaj
Jezebel Barnwell
Dükkan Sahibi
Dükkan Sahibi
avatar

Kadın Mesaj Sayısı : 1190
En belirgin özelliği : Harika turtalar pişirebilmesi.
Savaş Tarafı : Savaş ona göre değil.
RP partneri : Jared ile evli.
Kan Durumu : Melez.
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
50/50  (50/50)

MesajKonu: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   31/1/2010, 17:32

Daha kaliteli rpg'ler yapmak mı istiyorsunuz? Hayal gücünüzü daha rahat kullandığınız, satır kurallarında sıkıntı çekmediğiniz metinler yazabilmek mi istiyorsunuz? Rpg konusunda yenisiniz ve kendinizi nasıl geliştireceğinizi bilmiyor musunuz? Öyleyse burası tam size göre.

Yöntem; Rpg kutusunda 30 puanın altında not alan ve derslere katılması önerilen üyeler bu başlığa bizim verdiğimiz kurguya uygun olarak bir rpg bırakır. Görevlilerden biri mesajı editleyerek rpg'yi 100 üzerinden puanlar. Neye puan verip neye vermediğini ayrıntılı bir şekilde açıklar, kullanıcının eksikliklerini ve hatalarını gösterir.

Kural; Gönderdiğiniz rpg'ler en az 20 satır olmalıdır. Hayal gücünüzü zorlamazsak bir yerlere varamayız.

Rica; 8 satır kuralına uymakta güçlük çeken, daha önce uyarılmış olan, binasına yeterince puan getiremediğini düşünen tüm üyelerin derslere katılması şiddetle önerilir. Bu sitemizin rpg kalitesini arttırmakla birlikte sizlerin kişisel gelişiminiz için de yararlı olacaktır.

Öneri; Derslere rpg'nizi bırakmadan önce bu forumda bulunan "Rpg Hakkında Öneriler" adlı başlığı okuyunuz.

Ek; Derslere katılmak zorunlu değildir.

Ek 2; İlk ya da ikinci dersten umduğunu bulamayan katılabilir.

Ek 3; Gönderdiğiniz rp bizim verdiğimiz kurguya göre yazılmalıdır.

Ek 4; Barajımız 65'tir. %65 alamayan üyenin başlığı açılmayacaktır. Ancak bir üyenin başlığını açmak için gereken asıl şart, gelişip gelişmediğini kanıtlamasıdır.


Bu ders hayal gücünüzün saklı kalmış köşelerini sergilemenizi isteyeceğiz sizden.
Kurgumuz gayet açık, karakterinize ait bir kehaneti bulun.
Nerede, ne şekilde, hangi vesileyle bulacağınız tamamen size bırakıldı.
Fakat iki ayrı metin göndermenizi isteyeceğiz burada sizden. Birinde kurgunuza ve anlatışınıza bakılacak, diğerinde betimleme yeteneğinize.
İlk metinde betimlemeleri daha yüzeysel tutabilirsiniz. Ön planda olan olay olmalı.
İkinci metin ise baştan sona betimleme olacak. Tanımlamalarınızı ve benzetmelerinizi göreceğiz burada. Betimleyeceğiniz yer ise, kehaneti bulduğunuz yer.
Unutmayın, sizden iki ayrı metin istiyoruz. Fazla uzun olmak zorunda değiller. Doyurucu bir uzunlukta olsalar yeter.
Başka herhangi bir kurgu kabul görmeyecek.
Kolay gelsin.

_________________

    No matter what gets in my way
    As long as there's still life in me
    No matter what, remember you know I'll always come for you.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Gwyneth Gracieux
Hufflepuff I. Sınıf
avatar

Kadın Mesaj Sayısı : 347
Yaş : 22
En belirgin özelliği : Kendi yarattığı dünyasına ait.
Savaş Tarafı : Tarafsız ya.
RP partneri : Partnersiz.
Kan Durumu : Safkan
Asa : Sound of Silence
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
45/50  (45/50)

MesajKonu: Geri: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   4/2/2010, 00:19




Karakterler: Chandra, Jessica.
Zaman: Yılbaşı.
Hava: Sisli, soğuk ve karlı hava.
Seçtiğim Kehanet: Bir gün, ruhumun ele geçirilmesi

Part 1 (Anlatım)


Meraklarımın ötesinde, yaşadıklarımın ötesinde. Nerede olduğum belirsiz bir sahnede. Belki yalnızca boş bir odadaydım. Bana sorulan soruların cevaplarını aramak gibiydi. Uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıkmaktı. Bunların hepsi gerçeği öğrenmek için geçirdiğim evrelerdi belki. Hâlâ düzeninde olmayan bazı şeyler vardı. Geleceği görmek gibi bir yetenek… Nasıl olabilirdi ki? Buna inanmak bana göre değildi. Belki yaşamadığım içindi ama gerçekliğinden emin olmadığım bir şeye inanamazdım. İşte, bunun için bu yolculuğa çıkacaktım. Kaderimi ya kendim çizerdim ya da çizileni belirginleştirirdim. Benim geleceğimi çizmekte kimin haddine? Bu saçma şeylerle vakit kaybettiğim için kendimi suçlu hissediyordum. “Mutlu Noeller!” Bir anda kapı açılmıştı. Uzandığım ikili koltuktan aniden sıçradım. Düzgün bir şekilde oturup “Ah, içeri gel.” dedim. Gelen Jessica’ydı. Onu günün bu saati evde görmek ilginç gibiydi. Genelde gezmekten hoşlanırdı. Yılbaşı olduğu için benle takılmış olmak istiyordu, sanırım. Biraz uykum gelmiş gibiydi. Uykudan yeni uyanmış gibi bir ses tonuyla “Nasılsın, Jess?” dedim. Jessica heyecanla bana baktı. “Süper! Umarım bugün geliyorsun. Değil mi?”
“Nereye?”
“İnanamıyorum. Haberin yok mu?”
Hayır anlamında başımı salladım. Jessica beni kınarmış gibi bir hareket yaptı. Merakla ona baktım. Jessica’nın açıklama yapmasını bekliyordum. “Tanrım! Yüzüme bak!” dedim sertçe “Nereye geliyor muyum?” Jessica anlamsızca yüzüme baktı. “Çok sert davranıyorsun Ruth. Kendine çeki düzen ver. İki gündür bu eve tıkılıp kaldın. Artık bayıcı hale geldi.” dedi. Dediği de doğruydu. O sersemce kehaneti duyduğumdan beri içimde hayat sevinci kalmamıştı. “Ah, Jessica. Üzgünüm. Her neyse ne hakkında. Yılbaşı partisi gibi bir şey mi?” diye sordum. Pişman gibi bir yüz ifadem vardı. En azından Jessica anlayışla karşılayıp “Sorun değil. Parti boş bir arsada. Gelmek ister misin?” dedi “Hem ayrıca her şey bedava!” diye devam etti gülerek. Gülümsemeye çalışarak “Evet.” dedim “Yani gelirim. Nasıl olsa bedavaymış.”
Evde Jessica ile bir iki saat vakit geçirdik. Parti saati yaklaşmıştı. Giyeceklerimi daha bulamamıştım. Yine de dolaptan basit birkaç kıyafet buldum. En azından birbirlerini tamamlıyorlardı. Zaten sırf bir parti olmak için rüküş olmaya ne gerek vardı? Her ne kadar kendimi parti havasına kaptırmış olsam bile aklıma takılan o konuşmalar… Beni bırakmıyordu. Derste duyduklarım, beynime işlenmiş bir dövme gibiydi. Aklıma geldikçe canımı yakıyordu. Gerçekliğine inanmasam bile şüphelendirici bir duyguydu. Beni kurtarması için odadan bağırdım. “Jessica! Acil durum!” diye bağırdım. Birden bir Jessica’nın ayak seslerini duyabiliyordum. Hızla yanıma gelirken elimde bir iki askıyla onu bekliyordum. Jessica odaya girer girmez, ilk işi bana laf atmak olmuştu. “Hah, kendine bir kıyafet bile seçemiyor musun?” dedi pişkin pişkin bakarak. Bana yardım etmesi gerektiğini gözümle işaret ettim. Yanıma yaklaşıp eşyalara göz gezdirdi. Uygun olanları bulup, beni hazırlamaya başladı.
“Ahah! Harika. Sade ve şık.” dedi “Sana uygun.”
Harika göründüğümü söylemeliydim. Jessica’ya kıyafetleri onayladığımı söyleyip evden çıktık. Oraya kadar süpürgelerle uçabilirdik ama yürümeyi tercih ettik. Hava sisli, soğuk ve karanlıktı. İki genç kız için uygun bir ortam değildi. Etraftan geçen bazı hayvanlar bizi izliyordu. Siyah kurtlar, kırmızı gözlü hayvanlar... Jessica’nın koluna sımsıkı yapışmıştım. Hassas biri olduğum için korkmam çok normal olmuştu. Bir anda titremeye başlamıştım. Jessica ne olduğunu anlayamayıp “Chandra, üşüyor musun?” dyie sordu. Ben ise kuduz olmuş gibi titrememi arttırıyordum. Ona cevap veremeyecek kadar kötüleşmiştim. Kafamı hızla silkeleyip, tüm vücudumun titremesini hissediyordum. Jessica yanımda tamamen panik olmuştu. Ne olduğunu anlayamadığı için sadece elimden tutup nasıl olduğumu soruyordu. Yavaş yavaş yürüyememeye başlamıştım. Ayaklarım beni adeta geriye çekiyordu. Jessica’nın tuttuğu elim buz kesilmişti. Jessica daha sıkı tutup “Kendine gel!” diye çığlık atıyordu. Kendim hareket edememeye başlamıştım. Bilinçaltı olmayan bir kriz gelmişti. Kendimi yere atıp bağırmaya başlamıştım. Beyaz renge dönüşmeye başlayan göz bebeğim, dişlerim yerinden fırlayacak gibi olsa bile bağrışmalarım dinmiyordu. Jessica beni ayağa kaldırmaya kalkmıştı. Bunun için onu aniden yere yapıştırmıştım. Yerde kıvranışlarımı izleyen Jessica telaşla etrafımda koşuşturuyordu. Çaresizce yere eğildi ve yüzüme bakmaya başladı. İçimden bana ait olmayan bir ses “Kehanetin gerçek olduğuna şimdi inanıyor musun, sersem kız!” dedi. Bunu ben demiştim. Jessica telaşla “Aman Tanrım!” dedi. Bense kahkaha atıyor ve delice çığlık atıyordum. Beni kurtaracak kimse yoktu. Sakinleşmeyi denedim. Olmuyordu. Beni ele geçiren tuhaf ruh, bedenimi kontrol ediyordu. Aynı zamanda ruhumu da işgal ediyordu.
Bir süre sonra ruhumun durulduğunu hissettim. Yavaşça beni serbest bırakan şey uzaklaşıyordu. Şaşkınlık içerisinde etrafa bakmaya başladım. Ellerimi kullanarak yerden kalmayı denedim. Beni gören Jessica ellerimden tutup beni yukarı çekti. Ona bakmaya başladım. “Jess. Ben, ben berbat hissediyorum. Eve dönelim” dedim. Ardından biraz bekleyip “Kehaneti kanıtlamak. Sanırım şimdi anlıyorum.” Dedim korkuyla…


Part 2 (Betimleme)

Not: Betimlemeyi Rpmin son kısmına göre yapıyorum.

Gecenin derin karanlıklarında yürürken, ikimizde havanın keskin soğuğunu hissedebiliyorduk. Sisle süslenmiş hava bizi içine alan bir anne kucağı gibiydi. Birbirimize sımsıkı sarılmıştık. Etrafta, sislerin içinden karartı halinde beliren hayvanlar dikkatimizi çekiyordu. Aynı zamanda bizi ürkütüyordu. Yavaş yavaş havanın soğuğu damarlarıma işlemeye başlamıştı. Damarlarımı çatlatırcasına içime giriyordu. Üstümde çok kalın bir palto olmasına rağmen beni donduran bu havaya daha fazla tahammülüm kalmamıştı. Birden bire başımda çok büyük bir ağrı oluştu. Beynimin tamamen boğulması gibi bir histi. Saniyeler içinde kuduz olmuş gibi iniltiler çıkarmaya başlamıştım. Derinden gelen bu sesler beynimin ağrısıyla birlikte beni yere yıkmaya çalışıyordu. Ellerimin titremesine hâkim olamıyorken aniden tüm vücudum titremeye başlamıştı. Titreyen vücudum can çekişen bir canlıyı andırıyordu. Acı çekmesem bile kendime hâkim olamıyordum. Bir çeşit beyin hastalığı sanmıştım. Ama git gide bu hastalıktan çıkmaya başlamıştı. Sinsice bakan, acıya acıya beyaza dönen gözlerimle Jessica’yı süzmeye başlamıştım. İçimde elime geçen tüm yaratıkları parçalamak gibi bir his vardı. Kendimden geçmiştim. Artık ben, ben değilmişim gibi.
Bir köpek gibi inildeyen sesim, ve hızla alıp verdiğim nefesim dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Jessica başımda bağırmaya başlamıştı. Bu beni inanılmaz derece sinir ediyordu. Olduğum yerden gerçekten kuduz olmuş gibiydim. Dikkatimi dağıtan küçük yaratıklara çığlık atıyor ve inildemeye devam ediyordum. Jessica’yı korkutmak bir an olsun eğlenceli gelmişti. O tuhaf göz rengimle ona bakarken o da çığlık atmaya başlamıştı. Sokağın ortasında kimsesiz iki genç kız. Karanlığın o hali beni mutlu eden bir müzik gibiydi. Jessica’nın bana karşı haykırışları devam ederken aynı yücelikte inildemeye devam ederken, içimdeki karanlık ruh çıkar gibi olmuştu. Üstümden kalkan ağırlık, git gide yok oluyordu. Az önce sıkıca yumruk yaptığım ellerimi yere yapıştırıp kendimi yukarı doğru itmeye çalıştım. Benim son halimi gören Jessica hemen ellerimden tuttu. Yukarı kalkmamda yardımcı oldu. Beni çekerken tekrar yüzüne baktığımda az önce hissettiklerimi artık hissetmiyordum. Düzeldiğimi anladığımda az da olsun sevinmiştim ama içten içe beni yiyip bitiren şüphe, kalbimden girip damarlarıma yayılıyordu. Jessica ile konuşmaya çalışırken kehanet denen, inanmadığım şeye şimdi daha çok inanıyordum. Hatta inancında yaşayabileceğim bir şey gibiydi. Beni bile ele geçirebilen bir güçtü. Beni korkutması yüzünden berbat bir ağırlık daha hissetmeye başlamıştım. Jessica’ya tekrar yaslanıp yürümeye başladık. Karanlığın korkusu beni tekrar titretiyordu ama tekrar bu delirmenin olmasını istemiyordum. Zihnimi kontrol edebilmek benim için önemliydi. Tüm bu olanları kaldırabilecek kadar güçlü değildim. Beni anlayan bir kişi bile yoktu…




Rp'yi genel olarak beğendim. Yazım yanlışı veya noktalama hatası da yok okuduğum kadarıyla. İlk paragraflarını her iki bölümde de çok hoş buldum. Görünüm ve boyut, yazının uzunluğuna ve şekline uymuş. Renk göz yormamış. Rp ni okurken, olayların ne hızlı ne de yavaş ilerlediğini gördüm ve bu yüzden de sıkılmadım. Akıcılıkta da bir yanılgıya düşmedim.Tasvirlerini güzel ve süslü hazırlamışsın ama biraz daha artırıp kendini geliştirebilirsin. Kehanete okurken ise, hayal gücünü zorladığını fark ettim. Ancak bunda da betimlemelerde olduğu gibi biraz daha detaya girebilirdin. Neyse lafı fazla uzatmaya gerek yok sanıyorum. % 90 ile başlığın açılıyor. ^^

Owen
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Ned Narion
Sihirli Yaratıkların Düzenlenmesi ve Denetlenmesi Dairesi
Sihirli Yaratıkların Düzenlenmesi ve Denetlenmesi Dairesi


Erkek Mesaj Sayısı : 15
Yaş : 23
En belirgin özelliği : Değişken olması.
Savaş Tarafı : Ölüm Yiyen!
RP partneri : yok
Kan Durumu : Safkan
Asa : Almadım daha
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
43/50  (43/50)

MesajKonu: Geri: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   16/2/2010, 19:31

Karakterler: Ned, cesed, Madam Rosmerta
Yer ve zaman: Soğuk bir kış gecesi, Hogsmeade
Kehanet: Kehanetini öğrenmiyor. (Belki ileride)

Neden hiç bir iş kolay olmazdı? Hemen, söylediğini yapıverseler de nefes almaya devam etseler kötü mü olurdu yani? İşkence çekmeyi çok mu seviyordu bu insanlar? Söyleyeceği sadece bir yer ya da kişi ismiydi, söyleyip kurtulacaktı ama istememişti. Söylememeye çalıştığı şey yüzünden şimdi bu çuvalı giymek zorunda kalmıştı. Beyaz çuvalı ayaklarından geçirmeye başlarken bir yandan da 'Yazık oldu.' diyordu. Gencecik adamı sadece sakladığı bir sır öldürmüştü. Ölmesine de değmemişti aslında, ölmeden önce son söyledikleri olmuştu saklamak için ömrünü verdiği sırrı. Söylerse onu kurtaracağını söylemişti Ned, yazık inanmıştı o da. Sol eliyle dizlerinden tutup kaldırdı, sağ eliyle çuvalı baldırlarına kadar çekti. Cesetlerin yaşayan hallerinden nasıl daha ağır olduğunu anlayamıyordu. Ruhları ağırlıklarının bir kısmını mı kaldırıyordu acaba? Yoksa sadece kuruyan kanı mı ağırlığını arttırıyordu kullanılıp çöp gibi ortada bırakılmış cesedin? Birkaç saat sonra kokardı herhalde ceset. Kafasını da çuvalın içine sokup ağzını sıkıca bağladı ki sonra kokusu başına bela olmasın.

Çuvalı sürükleyerek odadan çıkardı. Kapıyı ardından kapatıp sol eliyle asasını çekti belinden, kilidine doğrultarak
“Colloportus.” Dedi. Bir sürgülenme sesi gelmişti kilitten. Arkasını dönüp cesetle beraber sokakta birkaç adım ilerledikten sonra durdu. Adamın söylediklerinin kıymeti hürmetine cesedi de götürecekti beraberinde sonuçta insaflı biriydi Ned. Şimdi adamın vasiyetine gidiyordu. Adam, halsiz, kurtulacağına inanmış bir şekilde fısıldamıştı son sözlerini; 'Üç Süpürge'. Belki de saklanacak en iyi yerdi Üç Süpürge. Çünkü sahibi asla böyle karanlık işlere bulaşmazdı. Belki diğerinden daha akıllıdır da zorluk çıkarmadan verir kehaneti diye düşündü ardından iki eliyle çuvalı sıkıca tutup gözlerini kapattı.

'Puf!' Cisimlenirken zaman farklı hızda akıyordu. Bazen dakikalar geçtiğini sanıyordun, ama birkaç saniyeyi geçmiyordu kilometrelerce yolu kat etmen. Ayaklarını tekrar yere basınca normal zamana döndüğünü anladı. Hogsmeade'in karanlık sokaklarından birindeydi. Elinde beyaz çuval ile çok dikkat çekerdi eğer birileri olsaydı karanlık sokaklarda. Çuvalı sürükleyerek köşeye bıraktı. Ellerindeki kanı silmek için asasını çıkarıp iki elini de büyüyle temizledi. Ardından, ellerini cebine atıp ıslık çalarak âşık bir genç oğlanın salına salına yürümesi gibi yürüyerek Üç Süpürge dükkânının önüne geldi. Ne söyleyeceğini kısa bir planlamasını yaptıktan sonra nazik bir çocuk gibi kapıyı tıklattı. Her şeyin sorunsuz gitmesini istiyordu.

Üç dakika kadar kapıyı tıklattıktan sonra sonunda birini uyandırabilmişti. İçerideki kapının açılması perdeyi hareketlendirmişti. Karanlıkta uyku sersemliği ile tökezledikten sonra kapıya gelip perde aralığından dışarıya baktı. Ned'i görünce şaşırmıştı veya korkmuştu, karışık bir yüz ifadesi vardı Ned’in ne olduğunu çözemediği. Biliyordu belki de ne için geldiğini. Perdeyi kapatıp evde yokmuş gibi davranmayı geçirmiş olmalı ki bir saniye geçmeden yapacağının ne sonuçlar çıkaracağını hesap edip geri dönmüştü. Kapıyı açıp hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi
"İyi geceler bayım." dedi gülümsemeye çalışarak. Ned izin istemedi içeri girerken "Size de iyi geceler hanımefendi. Burada bana ait bir şey varmış da, onu alıp hemen gidecektim. Rahatsız etmeye niyetim yoktu." dedi, sanki unuttuğu çantasını almaya gelirmiş gibi. Kadının anlamaması ya da anlayamazlıktan gelmesi üzerine Ned dalga geçerek açıkladı "Hani şöyle yuvarlak olur. Şeffaf bir küre, içinde dönen bir duman falan, bir şeyler çağrıştırmadı mı?"
Kadın, söylediğinde olacakları ve söylemezse olacakları tartar gibi bir anlık düşüncelere daldı.

Yaşlı bir kadından beklenmeyecek bir çeviklikle içerideki odasına gitti. İçeri girdikten sonra bir şeyleri daha devirdiği belliydi. Ama hızla toparlanıp birkaç adım daha attı. Tahta bir çekmecenin sürgüsü kaydırılmıştı. Sonra kapatılıp, bir başkasının sürgüsü kaydırıldı. Bir dakika içinde hızlıca geri döndü. Elinde eski, tahta bir kutu vardı. Değerli olduğu belli, işlemeli bir kutuyu önündeki masalardan birine koydu ve hızlıca konuşmaya başladı.

"
İki yıl önce bana bunu, sen ne zaman gelip benden istersen vermem söylendi. Ama eğer bunu dinlemeye hazır değilsen seni öldürebilir hazırsan liderleştirebilir dedi veren adam. Şimdi kutuyu al ve git, istediğin zaman dinle beni bu konuya karıştırma."

Dedi ve ardından kutuyu ileri doğru sürükledi. Tekrar hızlı adımlarla ilerleyerek dış kapıyı açtı.





Betimleme

Karşısında Üç Süpürge'nin büyük camı vardı. Büyük ve süslü harflerle yazılmış Üç Süpürge tabelası ve tabelada yazının arkasındaki üç süpürge resmi rahatça göze çarpıyordu. Camların etrafındaki çerçevelerin tahta olması, tabela ve masaların tahta boyama şeklinde olması ortama otantik bir hava katmıştı. Yeşil tente üzerini kapatıyor ay ışığının da gelmesini engelleyerek iyice karartıyordu ortamı. Masaların dört tarafındaki sandalyeler çapraz şekilde kapatılmıştı masaların üzerine.
Yavaşça ilerleyerek kapıya yaklaştı. Dalgalı koyu kırmızı perde içeriyi görmesini engelliyordu. Perde hafif sallanınca birilerinin uyandığı anlaşılıyordu.

***

İçerisi dükkân sahibinin elindeki kandil ile aydınlanıyordu. Zayıf küçük bir mum bütün odayı aydınlatmaya çalışınca kedinin file yapabileceği etki kadar etki ediyordu ortamın aydınlanmasında bunun da yeterli olması beklenemezdi. Kadın da bunu anlamış olmalıydı ki bir tane daha kandil yaktı. Şimdi ortalık gözükebiliyordu. Duvarlar pembeye yakın bir renkteydi ve bu ortamın samimileşmesini sağlıyordu ama bir yandan da erkekleri uzaklaştırdığı söylenebilir. Hogsmeade'de pek fazla seçeneği olmayan insanlar tabii ki buraya geleceklerdi ve dükkân sahibi bir çok devamlı müşterisiyle fotoğraf çekilmişti. Çekildiği fotoğrafları da duvarında sergiliyordu. Sürekli hareket edip odaya da bir hareketlilik sağlıyordu. Duvarlarda meşaleler vardı. Uzun süredir kullanılmamışa benziyordu ve kullanmaktan çok süslemesi için konulmuş gibiydi.


İçeriye açılan bir kapı vardı. Çeşitli figürler işlemeli tahta kapının aralığından kadının içeride bir şeyler aradığı gözüküyordu. Açtığı ikinci çekmecedeki kıyafetleri rastgele dağıttıktan sonra birden gözleri parıldamıştı. Aradığını bulmuştu ama gözlerindeki parıltı geldiği hızla kaybolmuş düşünceli bir tavır gelmişti yüzüne yine. Elinde ağır bir şey tutarak duvarın arkasındaki Ned’e baktı, duvardan görebiliyormuş gibi bir süre baktıktan sonra kalkıp kutuyu getirdi. Kandillerin ışığında çok güzel parlıyordu kutunun üzerindeki taşlar. Kırmızı taşlarla kutunun enini baştan sona çeviren bir dalga oluşturulmuştu. Ve birde kapağının yanında anahtar deliği...


*Aradaki fiilleri atladım.


Rp genel olarak iyi sayılabilir. Beligin bir imla hatası yok. Fakat 'İtalic' yazı tipi görünümü bozmuş ve okyumayı güçleştiriyor. Devrik cümlelerin sık kullanımı akıcılığı bozmuş. Betimlemelere biraz daha özen göstermelisin. Duygyu ve düşüncelerin katılmadığı rpler her zaman can sıkıcı olur. Bize orayı kendi gözünden kendi duygularını katarak anlatmalısın. Bizim için önemli olan orada ne olduğu değil. senin algıladığın ve sende oluşan kavram. Rpde duygularına daha fazla yer vermelisin ve olayı uzatmalısın. Olaylar hemen olup bitmemeli. %70 veriyorum. Başlığın açılıyor.

Neytiri Omaticaya


En son Ned Narion tarafından 19/2/2010, 17:06 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
James Severus Karle
Engellenmiş Kullanıcı


Erkek Mesaj Sayısı : 17
Yaş : 22
En belirgin özelliği : CesuR...
Savaş Tarafı : Z.A.Y
Kan Durumu : Melez
Quidditch Konumu : GruFfinDor Yedek
Asa : Levris Ces
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
35/50  (35/50)

MesajKonu: Geri: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   18/2/2010, 19:27

Karakterler: Kehanet Profösörü,James,Crusse
Zaman: Kehanet dersi
Hava: Karlı
Seçtiğim Kehanet: Bir gün,Ölüm lanetinin beni öldürmesi

Part1
Sabahın köründe aniden kaldırıldım.Arkadaşım Crusse'di.Kehanet dersimiz vardı.Hemen koştuk,ve derse girmeye gittik.Dersimiz kehanetti.Herkesin kehanetine bakıyordu,öğretmenimiz.Herkesinki bitti,ve sıra benim kehanetime geldi.Profösör kehanetime bakarken birden şaşırdı.Benim kehanetimim ölüm lanetiyle öleceğimi söyledi,hemde yakın bir zamanda.İlk önce inanmadım ama sonra Profösörün çok ciddi olduğnu gördüm.Çok zaman geçti aradan,Ve okul tatil oldu.Vaftiz babamın yanında kaldım.Sonra vaftiz babam bana ne olduğunu soruyordu.Vaftiz babam beni çok seviyor,ve benle herzaman ilgileniyor.Sonra okula başladı ama ben hala düşünüyordum.Zamanm kalmamıştı.Artık bişeyler yapmak zorundaydım.Ne olursa olsun bişeyler yapmam gerekiyor.Ve bana baykuşumla bir mesaj geldi.Mesaj Z.A.Y 'dandı.Mesajda benim kehanete inanmam gerektiğini ve bunu gerçekten öğrenmem gerektiği yazıyordu.İlk önce ne yapmam gerektiğini bilmiyordu.Kehanet profösörünü yanına gittim.Bana bakıp bağırdı,böyle şeyler için zaman harcamamamı söyledi.Ben işin sonun bırakmıyacaktım.Sonra arkadaşım Crusse ile araştırdık.Kütüphaneye gittim,hiçbirşey bulamadım.Kehanetle ilgili birşey yazmıyordu.Sonra Z.A.Y bana gönderdiği mesajda gizli birşeyler vardı farketmiştim.Sonra mesajın bize gelmeden başka birilerinin okuduğunu biliyordum nezamandır böyle şeyler güvenlik için oluyordu.Bende Z.A.Y'ın bunu göze alacağını düşündüm,ve Mesajı çözmeyi düşündüm.Çok zaman geçti aradan,zamanımın azaldığını biliyordum.Ama kafama benin kim öldüreceğini düşünüyordum.Ama benim kimseyle problemim yoktu sonra,aniden rüyamda mesajda kütüphanenin yasak bölümü düye küçük bir mesaj buldum.O kadar küçüktü ki mümkün değildi bulmam,ama ben buldum.


Part2(betimleme)

Kütüphanenin yasak bölümüne girdim.Orda çok garip tuhaf bir kitap duruyordu.O kitabı araştırdım ve kehanetlerin sihir bakanlığında ve Esrar odasında olduğunu öğrendim.Ama oraya girmem mümkün değildi.Sonunda buldum,dedim.Ve biçim değiştirecektim.Serfen Odixe yerine ben girdim.Ve arkadaşım Crusse ise Jackson Ferdev yerine geçti.Çok kolay olacaktı.Aslında biz öyle sanıyorduk.Birden sihir bakanını gördük.Ama unutmuştuk.Sihir bakanlığı ölüm yiyrn doluydu.Oraya girmek tamamen bir aptallıktı.Ama ben bir Gryffindorluydum,Cesur,Yiğit olmam gerekiyordu.Asansöre bindik,ve esrar odasına gelmiştik.Kehanetlerin olduğu bölüme girdik.Ama orası Ölüm yiyen doluydu,anlamıyorum burada ölüm yiyenlerin ne işi vardı.Kehanetime doğru gittim.Sonra kehanetim bir ölüm yiyeninin elindeydim.O kadar terlemişdimki artık eriyip gidecektim.Bana keskin keskin baktı.Sanki benim biçim değiştirdiğimi anlamıştı.Bana birden merhaba serfen dedi.Bende merhaba dedim.Sonunda James'ın kehanetine ulaştık.Lord bunu istiyordu,ded,.Lord!!!.Lord Kim?.Kehaneti yerine koydu.Tam sırasıydı kehaneti elime aldım ve cebime koydum.Dışarı çıkmayı okadar istiyordum ki inanılmaz bir duyduydu.Sonunda Sihir bakanlığından çıkmıştım.Kehaneti elime aldım ve kırdım.İçimde bir acı hissettim.Tüm anılarım aklıma geldi,ve birden silindi sanki.Kırdım Kehaneti kırdım ama önemli olan bu değildi.Önemli olan Lordun kim olduğudu,ve benle alakası neydi.Benim kehanetimi ne istiyordu.Ve beni neden öldürmek istiyordu.Ama biliyordum annemi babamı öldüren adam buydu.Rüyamda gördüğüm adam buydu.Adam bile değildi,sanki bir yılan gibiydi.

Bende ne istiyor...?

Öncelikle akıcılıkta bolca problemler olduğunu söylemek zorundayım. Olayları o kadar hızlı anlatmışsın ki okurken kendimi bir tuhaf hissettim. Mesela kehanetin ölüm olduğunu yazmışsın ama bunun nasıl gerçekleştiğini yazıp uzatabilirdin. Çok fazla 've' kullanmışsın. Ayrıca 've' ile cümleye başlaman çok hoş olmamış. 'Ki' eklerinin de yazılışında sorun yaşamışsın. Bitişik ve ayrı yazılan 'ki' leri birbirine karıştırmışsın. Görünümde problem yok. Yazı çok uzun olmadığı için boyutun büyük olması kötü kaçmamış. Betimlemeleride zayıf bulduğumu söylemek istiyorum. Cümleleri biraz uzatmayı deneyip ve aralara devrik cümleler serpiştirirsen gelişeceğine inanıyorum. Tam sınırdasın. % 65 ile başlığın açılıyor.

Owen
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Orlando Rlz Hagan
Ravenclaw II. Sınıf
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 92
En belirgin özelliği : Zekası Cesareti Kendini Kontrol edememesi
Savaş Tarafı : Aydınlık(En azından kendini kaybetmediği zaman kaybettiği zaman karanlık tarafa geçebiliyor)
Kan Durumu : Safkan
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
41/50  (41/50)

MesajKonu: "   19/2/2010, 20:10

Karakterler ; Craig , Josephine , Delocroix , Darchelle .
Yer ve Zaman ; İleride , çok ileride .
Kehanet ; Olmayan çocuklar ile tanışma.

Part 1 ( Betimleme ) ;
Beyaz duvarlı tarihi kiliseleri anımsatan büyük odadan uzaklaşıp tahta zemininden hoş kokular yayılan küçük denebilecek çapta ,sevimli bir odacıkta buluverdi kendini. Etrafta dolanan ürkütücü duman benzeri şeyler yavaş yavaş etrafı oluşturuyordu. Biraz ötede bir ayağı kırılıp onarılmış , sallanırken gıcırdayan tahtadan bir sandalye üzerinde keskin yüz hatları ve geniş omuzları ile yakışıklı sayılabilecek ,orta yaşlı bir adam oturuyordu. İnatçı sarı saçları ve ışıkta bir kedininki gibi parlayan mavi gözleri bu orta yaşlı adamı ele veriyordu. Evet. Craig ,tahta odanın içindeki sandalyede oturan ve ondan yirmi yaş kadar olgun olduğunu düşündüğü kendisine bakıyordu. Kırık ,tahta sandalyenin hemen yanında şirin kırmızı bir koltuk üzerinde ortalama bir bayandan uzun ,güzel bir kız uzanıyordu. Sarı kıvırcık ve uzun saçları ile mavi gözleri ona bir tek kişiyi hatırlattı. Canı kadar sevdiği Josephine'ini ;fakat bu kız yanında oturan adamın karısı olamayacak kadar genç idi. Sanki yirmi yıl sonrasından ziyade beş yıl öncesinin Josephine'si gibiydi. Hayır ,bu Josephine değildi. Sevgilisine bu kadar benzeyen kim olabilirdi? Sonra tekrar baktı. Genç kız Craig'in keskin hatlarına ve çıkık elmacık kemiklerine sahipti. Kız hakkında kafa yoradursun ,genç Craig'in önünde durduğu kapı sonunda kadar açıldı. Bir an çekilmeyi düşünse de bir rüyada olduğunu hatırlayıp ,bu saçma düşüncesine sıkı bir küfür etti. Kapı içinden geçip gitmişti zaten. Açık kapının ardında saçları henüz beyazlaşmamış güzel sevgilisi Josephine duruyordu. Yıllar geçmesine rağmen gözlerindeki pırıltı hala sönmemiş ,güldüğünde insanın kanını donduran güzelliği birazcık bile eksilmemişti. Arkasında ise kırmızı koltuktaki kızdan çok daha küçük olan ;ama onun kadar güzel başka bir kız duruyordu. O da Josephine'in saçlarına ve mavi gözlerine ,Craig'in hatlarına sahip idi. Ve sonra bir anda kafasında şimşek çaktı. Bu iki kız onun kızları olmalıydı.

Part 2 ( Anlatım ) ;
Ve şimdi küçük kız ablasının yanına ilişmiş ,dürtüklüyordu. "Kalk Delocroix. Söz vermiştin ,öğretecektin." dedi huzursuzca. Delocroix mırıldanarak ayağa kalktı ve hemen yanı başında mızırdanan kardeşine kızgın bir bakış attıktan sonra eliyle dağalmış saçlarını düzeltmeye çalışarak biraz önce açılan kapıdan dışarı çıktı. Küçük kız bu sefer babasının kucağına atlayıp Delocroix'tan yakınmaya başladı. "Babacığım ,lütfen bir şey söyle. Beni süpürgeye bindireceğine söz vermişti." Yaşlı Craig bir süre gülümsedikten sonra o da ayağa kalkıp sevgili kızının ardından kapıdan çıktı. Birkaç dakika geçtikten sonra Craig önde Delocraix arkada odaya geri döndüler. "Kalk Darchelle. Bahçeye çıkalım da kes sesini." dedi yüne huzursuzca. Darchelle zaferle karışık mutluluk ile çığlık atıp ablasının boynuna atladı. "Hadi yılışık ,gidelim." diye cevap verdi babasına mutsuz olduğunu hissettirircesine. Babasının suratında ise hala alay eder bir gülümseme vardı. Bu sıcak aile tablosunun verdiği huzur bir an olsun kendinden geçmesine sebep oldu genç Craig'in. Demek ileride mutlu bir ailesi ve çocukları olacak ,onların kavgası arasında kalacaktı. Bir an aklına camdan dışarıya ,nerede yaşadığına bakmak geldi. Burası oldukça yeşil ve huzur verici gibi görünüyordu. Etrafta sahip oldukları ev gibi başka evler de vardı. Biraz sonra iki kardeş bahçeye çıkıp Delocraix'in elinde tuttuğu süpürge ile alıştırma yapmaya başladılar ;ancak daha sonra Craig görüntünün eskisi kadar net olmadığını ve iki küçük kızın yavaş yavaş o garip toz dumanına dönüştüğünü gördü. Kendisine son bir kez daha bakmak için döndüğünde güzel karısı ve yaşlı Craig orada yoktu.
Telaşla gözlerini açıp o kilise benzeri beyaz odaya tekrar döndüğünü fark etti. Neler olduğu hakkında hiçbir fikri olmamasına rağmen gördüğü kehannetten dolayı büyük bir mutluluk hissediyordu.

Edit : Biraz aceleye geldi...


Orhon'a katılmıyorum, ve puanının 41 olduğu için daha çok çalışman gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Betimlemen iyi seviyede. Fakat anlatımını geliştirmeni öneriyorum. Kitap okuyarak bu açığı kapatabilirsin. Ayrıca başlığını açtırmak istiyorsan acelen olmadığı bir zamanda biraz daha iyi bir Rp yazmalısın.
Medivh.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Gibson Taylor
Kofti
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 25
Yaş : 21
Savaş Tarafı : Ölümyiyenler
Kan Durumu : Safkan
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
19/50  (19/50)

MesajKonu: Geri: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   19/2/2010, 21:27

Karakterler : James , ben ve babam.

Zaman : Herhangi bir gün.


Seçtiğim Kehanet : Bir gün gelecek ki gözünün önünde bütün sevdiklerin ölecek. Fakat sen onları hiç takmadan hayatına devam etmek zorundasın. Çünkü çok yakında başına çok daha kötü şeyler gelecek.


ANLATIM


Ah... Her yerim ağrıyor. Sanki dayak yemiş gibiyim ne oldu bana böyle. Yok dayak yemiş olamam evdeyim. Ama ama ben yerdeyim. Yerde ne işim var benim. Ah... Kahretsin yataktan düşmüşolmalıyım.Yani gece sadece yatağa yattığımı hatırlıyorum. Tavan mavi mi? Ben bunu neden daha önce hiç fark etmedim. Ah anne bunu kesin sen yaptın. Sana kaç kere ''Bir daha benim odama girmeyeceksin.'' dedim. Zaten sakalımız yok ki sözümüz dinlensin. Neyse kalk yağa artık Gibson. Of... Ayaklarım . Çok ağrıyorlar. Ayağa katlığım da karşımda bir masa duruyordu. Bu masa benim odamda böyle bir masa yoktu. Ov... Hayır ben evde değilim. Ne evi? Burası başkasının evi her yer çok abzürt şeylerle süslü. Oh... Ben James'in evindeyim. Kapıyı açtım. Karşıma dönen merdivenler çıktı. Vov... İki merdivenin tam ortasında bir arma vardı. Bu herhalde James'in ailesinin armasıydı. Neyse merdivenleri iniyorum. Merdivenleri her zamanki gibi çok cafcaflıydı. Hizmetçileri tozları bir saate mi alıyorum ne? İyi almışlar tozu. Baksana baktın mı kendini görüyorsun. Merdivenleri ve korkuluklarını cam yapan ilk kişi James'ti herhalde. Merdivenleri indiğimde kapıyı gördüm. Bir anda içeri James girdi çok tırstım. ''James ödümü kopardın.'' dedikten sonra James bütün dikkatini üstüme topladı ve beni süzdü. Sonra gözlerime bakarak ''Bir şey olmadı. Bir şey olmadı. Sakin ol. Hadi üstünü değiştir de kahvaltı edelim. Umarım açsındır.'' dedi. Üstümü bir kere süzdüm. Üstümde mavi yukardan aşağıya doğru giden çizgiler vardı. Bunlar benim pijamalarım değil. Onun gözlerini sinirli bir şekilde bakarak ve sert bir sesle ''Sakın bunlar benim pijamam deme. İnanamıyorum. Ben bunları nasıl giydim onu bile hatırlamıyorum. Kesin gece bana içtirdin demi?'' dedim. Ondan sonra arkamı döndüm ve merdivenleri indiğim gibi tekrar çıkara odaya tekrar girdim. Bu kez odanın duvarları pembe mi ne? Evet evet pembe. Yanlış odaya girdim herhalde. Kapıyı açtım ve odadan çıktım bir sonraki odaya girdim. Bu kez doğru odaya girdim. Kapının arkasında kırmızı askının üzerinde giysilerim vardı. Üstümü giydim ve tekrar merdivenlerden indim. Sağ tarafta ikili bir kapı vardı. İçeri girdim. Koskoca bir salondu salonun sol tarafında bulunan donatılmış masada James oturmuş kahvaltısını yapıyordu. James’e baktım. Yüzü buruşmuş gibiydi. Ne olduğunu sorduğumda cevap vermemiş hatta yüzüme bile bakmamıştı. Çok şaşırdım. Bir anda nedense babamın ’’Zamanı geldiğinde sende kendi kehanetini öğreneceksin.’’ sözü gelmişti. Artık zamanı gelmişti. Yani ben en azından böyle hissediyordum. Hemen kahvaltımı ettim. Ardından yeni Toyota Supra’mla eve geldim. Evde hiç kimse yoktu. İçimden bir his beni babamın odasına gitmem için zorluyordu. Odaya çıktığımda babamın en çok şüphe ettiğim eşyası dolabı aklıma geldi. Dolabı açtım. İçersi çok büyüktü. Oysaki dışarıdan bu dolap bu kadar da büyük görünmüyordu. İçersi çok karanlıktı. Asamı çıkartarak ‘’Lumos!’’diye bağırdım. Asamın ucu aydınlanmıştı. Artık çok net olmasa da ortalığı görebiliyordum. İçerden garip sesler geliyordu. Biraz ilerledim. İlerde arkasını dönük bir adam vardı. Uzaktan onun kim olduğunu seçemedim. Ona doğru yürümeye başladım. Ayak seslerimi duyar duymaz adam bana döndü. Bu babamdı. Bana bakarak sol taraftaki rafı göstererek bağırdı ‘’Artık zamanı geldi Gibson’’. Rafa yöneldim. Küçük bir kutu vardı rafta. Kutuyu açtım. İçinde bir kağıt vardı. Onu açtım. Okumaya başladım. Kağıdın içinde ‘’ Bir gün gelecek ki gözünün önünde bütün sevdiklerin ölecek. Fakat sen onları hiç takmadan hayatına devam etmek zorundasın. Çünkü çok yakında başına çok daha kötü şeyler gelecek.’’ yazıyordu. Buna çok şaşırmıştım. Babam bana bakarak kafasını salladı ve dolapdan çıktı. Bir anda her yer kırmızı bir sisle kaplandı. O anda gözlerimi açtım. Yataktaydım. Rüya gördüğümü anladım. Kafamı tekrar yastığa koydum ve uyumaya devam ettim.




BETİMLEME


Yeni bir güne daha gözümü açmıştım. Bugün annem bir iş için İrlanda’ya gidicekti ve benim onu bırakmam gerekiyordu. Yataktan kalktım. Karşımda duran mavi perdeyi açtım. İçerisi güneşin sarı ışınlarıyla aydınlandı. Siyah ve mor karışımı olan yatağımın kılıfını düzelttim. İkili ve ten rengi olan kapıya yöneldim. Kapıyı açtım. İki yöne ayrılan tahta merdivenlerden soldakinden salona indim. Babam siyah deri ikili koltukta oturmuş duvara monte olan plazmayı izliyordu. Annemse her zamanki gibi salonla birleşik olan taş döşemeli mutfağında birşeylerle uğraşıyordu. İkiside beni görünce bana döndü ve ‘’Günaydın Gibson.’’ dedikten sonra işlerine döndü. Annem manavdan aldığı organik kırmızı biberi kesmekle meşguldü. Annemin yanına gittim. Anneme sırtından sarıldımve kafamı yan şekilde kafasına dayadım .Yanağına bir öpücük kondurdum. ‘’Ben gidiyorum bir istediğin varmı?’’ diye sordum. Annem bana döndü ve gülümseyrek ‘’Saol oğlum yok. Ama senin bunu düşünüp sorman bile beni sevindirdi.’’ dedikten sonra yanağıma bir öpücük kondurarak önüne döndü ve işine devam etti. Babam annemin bu sözünden sonra bana baktı. Suratı asıldı ve ‘’ Aman! Sanki çok şey yaptı sadece bir soru sordu annesi sende bu kadar abartma yani. Hem ben bu soruyu hergün soruyorum.’’ dedi. Salondan çıktım ve kapının eşiğine geldime yandaki fortmantodan deniz mavisi kot mavisi montumu aldım. Demirden ve siyah olan kapıyı kahverengi renkte olan kapının kolunu avucumda kavradım ve bastırarak kapıyı açtım. Dışarı çıktım. Dışarı sisten göz gözü görmüyordu. Kapının önünde bekleyen Toyoto’ma bindim. Farları açtım. Artık önümü çok fazla olmasada seçebiliyordum. Evin büyük ve siyah gül süslemeleriyle kaplı siyah kapısının önüne geldiğimde arabadan indim. Çünkü Güvenlik güvenlisi sanırsam beni, görmeyip kapıyı açmamamıştı. Küçük ve beyaz klubeye girdiğimde Güvenlikçinin öylece oturduğunu gördüm. Beni görünce ayağa kalktı. Üstünde siyah bir takım vardı. Bana bakarak ’’ Bir isteğiniz mi var efendim? ’’diye sordu. Bende ona bakarak ‘’ Evet var kapıyı açarsan sevinirim.’’ dedikten sonra masadaki kırmızı tuşa basarak kapıyı ortyadan ikiye açmaya başladı. Kapı tam açıldığında arabaya binmiş kontaktaki anahtarı çevinenek gaza basıyordum. Yavaşça ikişye ayrılmış siyah ve siyah gül desenleri olan kapını ortasından geçtim. Ben giderken güvenlik kapıyı kapattı. Yolda giderken kenarda baya bir yaşlı bir teyze gördüm. Teyzenin üstünde yeşil kazak ve altında ise siyah bir etek vardı. Kenara arabayı çektim ve arabadan indim. Teyzenin yanına yöneldim fakat teyze gözümü açıp kapattığımda yok oldu. Acaba düşmüşmüdür diye ilerledim fakat yine hiçbirşey bulamayınca şaşırarak arabama bindim. Kontaktaki anahtarı çevirdim ve gaza bastım. Yola girdim. Birtazcık ilerledim yine aynı teyze fakat teyze bu kez yolun tam ortasında duruyordu. Araba kullanma ustalığımı kullanarak yavaşcça frene bası kenara çektim. Yola kafamı çevirdiğimde teyze bana baktı ve ‘’ Dikkat et delikanlı bana çarpabilirdin! ‘’ diye bağırdı. Tabi bende cevapsız kalmadım ‘’Pardon teyze. ‘’ dedikten sonra arabanın kapısını açtım kafamı arabadan çıkardım teyzeye bakıcaktım ki yine teyze yoktu. Kafayı bulduğumuy düşünerek kafamı arabanın içene soktum. Bu kez teyzeyi görsemde durmayacaktım. Az sonra bir benzincide indim ve '' 100 liralık dolduralacak! '' diye bağırdıktan sonra lavoboya yöneldim. Elimi yüzümü yııkadım artık kendimi iyi hissediyordum.



Akıcılıkta fazlaca problemler olmuş ve betimlemeler yeterli değil. Yani çok az koymuşsun. Ayrıca bazı cümlelerin sonuna nokta koymadığın için okurken zorlandım. Umarım daha ilerlersin. Ne yazık ki başlığını açamıyorum.

Owen



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jacqueline Desireé Schult
Hufflepuff V. Sınıf
Hufflepuff V. Sınıf
avatar

Kadın Mesaj Sayısı : 1259
Yaş : 23
En belirgin özelliği : Karışık. Farklı o.
Savaş Tarafı : Aslında hayata karşı çok pozitif biri. İnsanlarla iyi geçinen gerektiğinde yardım eden falan, ama Karanlık tarafada ilgi duyuyor, Aydınlık tarafada. Kararsız aslında.
RP partneri : Yok.
Kan Durumu : Melez .
Quidditch Konumu : Kovalayıcı.
Asa : Cross Border
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
50/50  (50/50)

MesajKonu: Geri: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   21/2/2010, 21:15

Kehanet: Hareketli bir ruh.

Gözlerimi açmam hala yaşadığımın kanıtıydı. Aynı bedende olduğumun değil.

Asla normal bir hayat yaşamayacaktım. Asla mutlu ve huzurlu olmayacaktım. Her anım macera ve korku dolu olacaktı. Hep yenmem gereken bir beden olacaktı. Bunu bilmeme rağmen insan olmayı istememiştim. Ölümden de korkuyordum. Korkağın teki olduğumu kabullenmeyi öğrenmiştim. Korku dolu hayatımın içinde kaybolmayı ve ona ayak uydurmayı. Susmayı… Etrafımdaki sessizliğe alışmıştım. Yalnız olmaya ve daha birçok şeye. Hayatım ne kadar kolay ve eğlenceli olmasa da ben hayatımı böyle sürdürmek zorundaydım. Ben bir ruhtum ve köle olmaya mahkumdum. Sürekli insanların bedenini çalıp ruhlarını zindana hapsetmeyi çok iyi biliyordum. Ruhların hepsinden daha profesyoneldim. Çünkü ben dünyadaki ikinci ruhtum. Her ne kadar bunu sevmesem de ben ikinci en iyiydim. Birçok ruha bedeni yenmeyi, cesurluğu,korkusuzluğu öğrettim senelerce. Ama asla bunlar bende olmadı. Ne kadar profesyonel olsam da ben hep korkak olarak kalacaktım.

Yeniden doğuyordum. Bedenimin ruhuyla savaşıyordum. Düşünce güçlerimi onun mutluluğu üzerinde kullanıyor ve onu öldürüyordum. Zayıf biriydi. Onu yenememem imkansız gibi görünüyordu. Başımda bekleyen öğrenciler, öğrenim için buradaydılar. Her ruh yeni bir bedene konulurken öğretmenler tarafından laboratuarda öğrencilere gösterilerek konulurdu. Serbest gezen ruhlar yakalandıklarında yada danışmanlığa başvurduklarında, sırası gelince yeni bir bedene koyulurlardı. Fakat özel rütbeli ruhlar kendi bedenlerini seçebilirlerdi. Diğerleri tam dört öneri sunarlar ve bu önerilerden biri seçilirdi. Diğerleri işe normal hayatlarına bırakılmadan başka ruhlarda kullanılmak için buz mezarlara konulurdu. Ben Amanda’yı seçmiştim. Oldukça narin,mutsuz biriydi. Ailesini on beş yaşında kaybetmişti ve başka kimsesi de yoktu. Ailesinden kalan mirasla geçiniyordu ve babasının şirketini yönetiyordu. Arkadaşı ve çevresi pek fazla yoktu. Arkadaşı eski sevgilisi tarafından öldürülmüştü. Şu anda tek görüştüğü kişi, samimi olmasa da, Chris’di.

Ondan geriye kalan tek anı annesinin babasının ve kardeşinin kanlı suratıydı. Sonra gelen anı yarım kalıyordu. Tahmin ettiğim kadarıyla Chris’in gözleri. Bana fazlasıyla anı gerekliydi. Onun yaşamında hiç kullanılmamış bedenler vardı. Ve içinde hiç ölüme terk edilmemiş ruhlar. Onu yalnız olduğu için seçmiştim ama en azından bir kişiyle görüşmesi doğaldı. Bunun dışında çalıştığı işçiler, şirket müdürleri, tekstilciler… Onu tanımama izin vermeliydi.

Gözlerimi açtıktan sonra tekrar kapayıp onun anılarına dalmaya çalıştım. Yorgun beyninde o kadar çok anı vardı ki. Hepsine bakmam gerekiyordu ama önce onu öldürmeliydim. Yoksa buna izin vermeyeceğini biliyordum. Başımda bir kehanet görücü vardı. Kehanetimde onun öldüğünü ama bedenimin vücuduma tam yerleşemediğini gördüğünü söyledi. Bu da benim kendimi yönlendirmemde biraz zorlanacağım anlamına geliyordu. Bunu önemsemiyordum. Her bedenim kusursuz olacak diye bir şey yoktu.

Onun bir anısını yakalamıştım. Ormandaydı. Koşuyordu. Uzun kızıl saçlarının bukleleri o koştukça havaya fırlıyordu. Üzerindeki açık gri tişört göğüslerine kadar yırtılmıştı. Kısa siyah şortunun üzerinde kanlar vardı. Ayakkabıları topuklu olduğundan rahat koşamıyordu. Rüzgar ağaçları sağa sola sallıyor ve tenini okşuyordu. Saçlarındaki kıskaçlı beyaz toka düşmek üzereydi. Sonbahar olmalıydı. Ağaçların yapraklı sarılı kahverengiliydi.
Taşlarla dolu patika yapraklarla doluydu. Koşarken ayaklarını sürekli kurumuş güllerin dikenlerine takıyordu. Arkasındaki adama fazla mesafesi olmasına rağmen hiç hissetmediğim derecede korkuluydu. Arkaya bakarak koşuyor olması biraz hızını etkilese de o bunların hiçbirini umursamıyordu. Asla cesaretini yitirmeyecekti. Birden durdu ve etrafına bakındı. Koştuğu yerin sağına doğru giderek bir binaya ulaştı. Burası eski bir un fabrikasıydı. Koşarak çürümüş yeşil kapısından içeriye girdi ve kapının kilidini zorda olsa kapattı. Arkasına oradaki bir dolabı itti ve uzun dar koridordan merdivenlere doğru koşmaya başladı.

Bundan gerisi yoktu. Gerisine izin vermiyordu. Benim gücüme fazla dayanamasa da izin vermediğinde yapmak istemiyordum. Onu yavaşça ve acısız öldürmeliydim. Ruhu fazla zarar görmezse canlandırılıp tekrar kullanılabilirdi. Yavaşça gözlerimi açtıktan sonra dikleştim. Ayaklarımı yere değdirecek şekilde oturdum ve başımda bekleyenlere baktım.
“Kehanetimin devamını istiyorum.” Dedim ve kehanet görücüye sert bir şekilde baktım. “ Onu zararsız öldüreceksin. Ruh olarak hareketli olacaksın çünkü sen farklısın. Eğer başaramazsan öleceksin. Kehanetinde ölümün yeri daha fazla.” Dedi. Sinirle yerimden kalktım. Hemen bedenimin sahibini kıyafetlerini giydim. Zevksizdi. Pembe bir gömleğin altına turuncu bir şort giymişti. Yine turuncu bir şapka ve sarımsı bir gözlüğü vardı. Ela renkli lensleri kutunun içinde duruyordu. Fakat ben bedenine girdiğimden gözleri masmavi olmuştu ve ben ela renginden nefret ederdim.

Onun evine gidip bankasından aldığım paralarla evini baştan dekore ettim. Dediğim gibi zevksizdi. Siyah duvarlarını en sevdiğim renk olan griye boyatıp beyaz koltuk takımları aldım. Mavimsi masasının yerine siyah ağırlıklı bir yemek masası aldım. Masanın üzerine saydam bir vazo ve yapay orkidelerle yeni siyahımsı vitrinleri alarak salonumu tamamlamıştım. Yatak odası da çok ama çok zevksizdi. Sadece bir masa ve yataktan ibaretti. Kıyafetleri yatağının kenarındaki valizin içindeydi. Bu kadar parası olmasına rağmen bu kadar kötü bir ortamda yaşamasını anlayamıyordum. Odayı kırmızıya boyatıp kırmızı bir yatak aldım. Büyük bir giysi dolabı ve bilgisayar masası. Küçük bir müzik seti alarak odamı renklendirmiştim. Kırmızı duvarımın üstüne birkaç poster ve yapıştırma yapıştırarak odayı renklendirdikten sonra banyo ve mutfağa baktım. Bu iki yer olabildiğince şık döşenmişti. Benim zevkimin iki,üç katı. Ona elimi değdirmek bile istemedim. Bu kadar iyi bir zevki varsa, neden salon ve odası böyleydi. Bu kız hayatımda gördüğüm ilk gizemli bedendi.

Birden yere düştüm. Canım yanmıştı. Fakat bir anı yakalamıştım. Koridordan yukarı çıktığında karşısında elinde testereli bir adam duruyordu. Adam testereyle bacağını hafifçe yardıktan sonra Amanda ona karşı koymayı başarıyor ve testereyi ondan alıp adamı öldürüyordu. Ortalık kan gölüydü. Kan yoğun bir şekilde ballı leylaklı değişik bir kokuya sahipti. Bu genelde ruhların sahip olduğu kokulardandı. Amanda’nın gözleri önünde siyahımsı bir bulut adamın karnından ve boynundan çıkıp yukarı doğru yükselerek kayboldu. Amanda ağlıyordu ve üzerindeki kan daha belirginleşmişti.

Devamını örnek rpglerde sergileyeceğim. Yazmadım. Olmaz derseniz editleyeceğim..



Öncelikle, başından sonuna kadar gayet zevkle okuduğumu belirtmeliyim. Anlatım tarzın ise gerçekten çok hoşuma gitti. Hiç sıkılmadım. Rp'nin görünümü, anlatımı ve uzunluğu yeterli. Betimlemeler yerinde ve hoş. Akıcılıkta da problemler göremedim. Araya devrik cümleler sıkıştırman hoşuma gitti. Benzetmelerin oturmuş, üslubunu belirlemiş sayılırsın. Üslubun güzel, sıkıcı değil, kolay okunuyor. Bir-iki yerde yazım hatası gördüm fakat klavye hatasındandır, önemli değil, bir dahakine daha dikkatli olursun. Dediğim gibi, oldukça başarılı. Anlattıklarım doğrultusunda kendinizi geliştirip puanınızı yükseltebileceğinizi düşünüyorum. %95. Başlığını açıyorum.

Owen




En son Jacqueline Desireé Schult tarafından 27/2/2010, 16:26 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://dementorskiss.rpg-boards.com/karakter-kartlar-f164/cornel
Daisy Cheers
Ravenclaw I. Sınıf
avatar

Kadın Mesaj Sayısı : 78
Yaş : 23
En belirgin özelliği : Kötü
Savaş Tarafı : Ölüm Yiyen
RP partneri : Aramaktayım^^ :')
Kan Durumu : Safkan
Asa : EndlessLove
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
34/50  (34/50)

MesajKonu: Geri: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   27/2/2010, 00:32

Karakterler: Daisy Cheers, Bay Cloudy, Falcı kadın
Zaman: Öğleden sonra bir gün
Hava: Güneşli
Seçtiğim Kehanet: Hiç umulmadık bir zamanda gizemli bir kadının gelişi ve kelimelerini söyleyemeden yok oluşu.
-Part 1 (Kehanet)-
Şehirden eve dönüyorum, sokak oldukça sessizdi, insanlar yapmaları gereken işlere doğru sessizce koşuşturuyordu. Kimisi omzuma çarpıp geçiyordu. Ben adımlarımı hızlandırmadan güneşin tadını çıkarıyordum. Etrafı izleyerek eve vardım, kapının önünde Bay Cloudy bir bayanla tartışıyordu. Bayanın siyah dalgalı ve beline kadar uzanan saçları vardı. Bakımsızdı, kıyafeti bir asil olmadığını belli ediyordu. Alnının üstünde bir ben vardı. Ve oldukça çirkindi.
“Daisy Cheers’ü bulmam lazım”
“Böyle biri yok burada gidin buradan”
“Var olduğunu biliyorum, onu görmem lazım”
Kapıdan içeri girdiğimde Bay Cloudy’nin yüzü bembeyaz olmuş ve korkmuştu. Sanırım kadını tanıyordu. Hızlı adımlarla oraya doğru yaklaştım:
“Buyurun, ben Daisy Cheers”

“Gidin buradan acele edin, zorluk çıkarmayın”
“Bayan Cheers size anlatmam gereken şeyler var”
“Uzaklaşın buradan”
Bay Cloudy bayanı oradan çıkartıyordu. Kaba kuvvet kullanıyordu ve korkmuş gibiydi. Ben yerimde kalakalmıştım. Kadın kapıdan çıkmak üzereydi. Bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Anlayabildiğim kadarıyla söyle diyordu:
“Bayan Cheers, kendinize dikkat edin, tehlikedesiniz!”

Kapıdan çıkmıştı, koşar adımlarla oraya gittim, ama kimse yoktu. Bay Cloudy ile konuşmam gerekiyordu. Onun bildiği bir şeyler vardı. Eve döndüğümde evde kimse yoktu. Bay Cloudy’nin odasına çıkmıştım ama eşyaları bile yoktu. Kaçmıştı, benden bir şeyler saklanıyordu. Ve bunu öğrenmem gerekiyordu.
-Part 2 (Betimleme)-
Evde yapayalnız kalmıştım. Ama bir gizem vardı. Ve bunu tek başıma bulmalıydım, evi gezmem gerektiğini düşündüm, merdivenleri çıkarken dikkatimi dipteki eski bir kapı çekti.
Kapı eski bir oyma kapıydı, bu kapıları biliyordum. Çok pahalı oluyorlardı ve açık arttırmalarda milyonlara satılıyorlardı. Kapının üstündeki oymalar sanki gizli bir şifre gibiydi üstünde kelimeler vardı ve galiba yabancı dildeydi. Kapının tokmağı kristal bir tokmaktı, kapıya doğru yaklaştım ellerimi oymaların üstünde gezdirdim. Öylesine mükemmel bir malzemeden yapılmıştı ki dokunmaya kıyamıyordum. Yavaşça kristal tokmağı çevirdim, çok eski bir kapıydı ama sanki açılmayı bekler gibi aniden açılmıştı. Kapının üstündeki kelimeler anlaşılır olmuştu. Sanırım
"Büyünün Gizemi" yazıyordu. Odaya adımımı attığım an yer döşemeleri dikkatimi çekti. Aynadan yapılmıştı ve o kadar temizdi ki, parlıyordu. Odaya bir ahenk katmıştı, tıpkı bir sarayın kocaman balo salonları gibi. Tavanda olan her şey yere yansıyordu. Kapının tam karşısında bir tablo vardı ve yanında iki tane pencere, perdeler kapalıydı ve içerisi karanlıktı. İçeriyi iyi görebilmek için gün ışığına ihtiyacım vardı. Perdelere yaklaştım, yavaşça açtım ve açtığım an güneş ışığı odanın her bir köşesiyle buluştu. Yerdeki ayna döşeme güneş ışığını yansıtıyordu. Ve bir an önce kapatmam gerektiğini düşündüm. Yoksa burada yanabilirdim. Tabloya dikkatlice baktım ve gördüğüm şey oldukça ilginçti, şato gibi bir yer vardı, sanırım bir okuldu, ihtişamlıydı ve büyüktü. Altında bir imza vardı. İmzayı anlamak zordu ama soyadını okuyabiliyordum "Cheers" bu tabloyu ailemden biri yapmış olmalıydı. Göz alıcı bir tabloydu. İmzanın hemen altında el yazısıyla kapıda yazan yazı yazıyordu "Büyünün Gizemi" oldukça ürkütücü görünüyordu. Oda birçok madalya ve kupa ile doluydu. Ama yabancı dillerde açıklamalar olduğu için anlayamıyordum. Sadece "Cheers" soyadını anlayabiliyordum. Bu oda ailemizin geçmişi ile ilgili olmalıydı. Hemen odanın diğer yerlerini incelemeye başladım, odada bir tane yatak vardı. Mavi bir çarşaf örtülmüştü ve gayet sadeydi. Yatağın yanında bir çalışma masası, üstünde evraklar vardı. Oda oldukça uyumsuzdu. Dikkat çekmemek için yapılmıştı sanki bir çalışma odasıydı. Aşağıdan sesler duymuştum, benden başkası burayı keşfetmeden perdeleri kapattım ve kapıya doğru yöneldim, yerdeki aynalar ısınmıştı ve ayaklarımı yakacak seviyedeydi, acele ederek odadan çıktım ve kapıyı arkamdan kapatıp aşağıya doğru yöneldim.



    Birinci bölümü inceleyelim öncelikle.
    Oldukça baştan savma olmuş. Olayın içine giremeyeceğim kadar kısa bir kısımdı. Betimleme gücünüzü ikinci bölüme saklayın dedik; lakin bu yanlış anlaşılmış, birinci kısımda çok az betimleme yapılmış. Hepsi birkaç saniyede olmuş sanki, oysa daha çok duygu, daha çok söz sanatı ve daha çok betimlemeyle okuyucuyu içine alabilirdi bu kısım.
    İkinci bölümde kehanetin bulunduğu yeri tasvir etmenizi istemiştik. Bambaşka bir oda betimlenmiş burda. Bu göz ardı edilirse, yakaladığınız ayrıntılar hoş. Daha fazla söz sanatı ve devrik cümleyle süslemenizi tavsiye ediyorum.

    Ayrıca burada ve yukarıdaki birkaç metinde görülen şu "part 1, part 2" da nedir? Yapmayın arkadaşlar. Türkçemizin inceliklerini kullanmak için çaba sarf ettiğimiz, bu güzel dili sanatla birleştirip harikalar yarattığımız bu sitede böylesine yabancı kelimelere takılmayalım. "birinci bölüm, ikinci bölüm" sözlerinin suyu mu çıktı?

    Ihm. Konumuza dönecek olursak, ne yazık ki belirgin bir gelişme gözlemleyemediğimden başlığınızı açamıyorum. Çalışmaya devam lütfen.
    xaviera.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Adriana Sorcha Kuran
Slytherin II. Sınıf
Slytherin II. Sınıf
avatar

Kadın Mesaj Sayısı : 94
Yaş : 25
En belirgin özelliği : kibiri ve ukalalığı
Savaş Tarafı : Aslında taraf tutmaya meyilli değilim ama bir salaklıktır tutturduk gidiyoz Ee? Baktım bizim zavallı aile lorda hançer saplamış mecburi ZAY
RP partneri : Die.
Kan Durumu : Kuran
Quidditch Konumu : Haha ezikler siz daha Quidditch ne bilmezken ben süpürgemin üstünde tirübüne el sallıyodum.
Asa : Karanlığın Gözyaşı
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
44/50  (44/50)

MesajKonu: Geri: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   23/3/2010, 12:09

Bölüm 1 [ Anlatım]
Sonbaharın ilk günleriydi. Ekim bu sene bir öncekinden daha sessiz gelmişti. Ancak sokaklarda Cadılar Bayramı merasimi vardı. Her yer ışıl ışıldı. En eski korku filmleri sinemalarda yeniden canlanıyordu. Herkes gece yarısı için oldukça heyecanlıydı. Ancak benim için bir farklılık yoktu. Bana göre sorgulanması gereken bir eğlenceydi. Böyle düşünmeme rağmen evde oturmak yerine diğerleri gibi bir kostümün içine tıkılıp bütün gece boyunca sahte gülücükler dağıtacaktım. Bu geceki eğlence Edward’ın işiydi. Çok eski bir druid şatosu ayarlamıştı. Cadılar Bayramı’nı kutlamak Muggle doğumluları kabul etmek gibi bir şeydi. Ancak eğlence fikri olduğu için hiçbir Salazar soyundan gelen bunu sorgulamıyordu. Bütün gün boyunca inat edip somurtmuştum. Hatta akşam oluncaya kadar malikânenin tavan arasında oturup bulduğum eski bir romanı okumuştum. Tabi sonra Merdith’in zorlamasıyla tasarladığım kostümü giymek zorunda kalmıştım. Bugün her saniye daha da berbatlaşıyordu. Hayatım zaten zıvanadan çıkmak üzereydi. Ancak bunu önemsemiyordum. İşin en kötü tarafı bu gece dans etmek ve bol temasla ilgili bir sürü aktivite olacaktı. Ama böyle bir şeyi istemiyordum. Madalyonumu evde bırakırsam madalyona bir şey olabilirdi ancak yanıma alırsam bana dokunan herkes gırtlağımı parçalamak için yol arayacaktı.
Kostümüm malikânemin tavan arasında bulduğum bir portedeki kadının elbisesiydi. Kâğıt kadar beyaz tenli bir kadındı. O benim annemdi. Düşüncelerini öne sürdükleri için gözlerimin önünde katledilen ve hafızamın çoğunun benden alınmasını sağlayan saygın(!) kadın. Siyah saçlarımı dalgalandırıp omuzlarıma saldım. Mavi ve siyah tonlarından oluşan elbisemi düzenledim. Aynanın karşısına geçtiğimde ise karşımdaki kız portedeki kadına oldukça benziyordu. Her ne kadar inkâr etsem de geçmişimden kurtulamıyordum. Bu da hayatımı tehlikeye atıyordu. Ailemin diğer fertlerini hala bulamamıştım. Aramakta istemiyordum. Ben sadece Adriana olmak istiyordum. Karanlığın öz kızı olmak canımı yakıyordu. Mavi gözlerim madalyonuma kitlendi. Ne kadar da kostüme uygun görünüyordu. Mücevher sandığını açtım. İşaret parmağıma madalyonumla aynı motifler işlenmiş bir yüzük geçirdim. İşte hazırdım. Bir kez daha inkâr ettiğim şeyle yüzleşmeye gidiyordum. Bildiğim tek şey vardı bazı şeyler göz önündeyken görünmez olurdu. Bunun da öyle olmasını umut ediyordum. Çok şey kaybetmiştim. Lanet olsun! Daha on beş yaşındaydım.
Kapının zili beni kendime getirdi. Siyah saçlarım pelerin misali arkamda dalgalanırken evimizin baş kâhyası nefesini tuttu. Zavallı adam hayalet görmüşe dönmüştü. Bu gece nefes tutan sadece o değildi. Sevgilim de beni görünce şaşkına dönmüştü. O, Dracula kostümü giymişti. Koyu bal rengindeki saçları siyahlar içinde oldukça doğal görünüyordu. Edward kısa bir süre sonra kendisine geldi ve kolunu bana uzattı. Koluna girdim. Ancak kapının önündeki şey beni neredeyse bayıltıyordu. Edward bir at arabasıyla gelmişti. Sindrella’nınki gibiydi. Üstelik kostümlerimize de uyuyordu. Ancak Edward kostümümü nereden öğrenmişti? Tıslarcasına ‘Meredith!’ dedim. Meredith’in rengi sardı. Tabi ya, Edward Meredith’in zaafını biliyordu. Titus… Bu yüzden de kostümümün yüzyılını öğrenmişti. O limon tarlası Meredith’e bunu ödetecektim.
Arabaya bindikten sonra sakinleşmiştim. Uzun süre hiç konuşmadık. Druid şatosunun yerini merak ediyordum. Kısa bir süre sonra hiç ev görmez oldum. Ne oluyordu yahu?! Değişik taşlarla süslenmiş bir yola girdik. Başıma fena bir acı yüklendi. Saat daha dört civarıydı ama hava kararmıştı. Edward bir kolunu omzuma attı. Kısık ve yumuşak bir sesle ‘Biraz dinlen, Aşkım… Bütün gece benimsin!’ dedi. Sesinde bir şeyler vardı ama gözlerim kapanmaya başlamıştı. Normalde erken uyuyan biri değildim. Ama bu normal bir durumdu öyle değil mi?..
Rüyamda hava yağmurluydu. Ama bir yandan da beyaz bulutların arkasından güneş yükseliyordu. Beyaz bulutlar ve yağmur mu? Ah. Rüyalarım dahi mantığını yitirmeye başlamıştı. Üstümde Cadılar Bayramı için giydiğim kostümün beyazı vardı. Bedenimin kontrolü elimde değildi. Yavaş ve kendinden emin adımlarla yürümeye başladım. Yanıma sarı saçlı ve benimki gibi bir elbise giymiş bir kadın geldi. ‘Prenses anneniz kehanet kulesinde sizi bekliyor. Dolaşmak için doğru bir zaman değil.’ Kadının sesi oldukça güzeldi. Küçük çocuklara dinletmek üzere kaydedilen kasetlerdeki güven veren ses gibiydi. Bir malikâneye girdik. O da ne? Tanrım, burası benim evimdi. Malikânenin kulesine doğru çıktık. İçeride volta atan bir kadın vardı. Daha doğrusu içeride volta atan kadın benim annemdi. Beni görünce rahatladı ve bana sarıldı. Ona bağırmak, lanet okumak ve hayatımın şuan ki hali yüzünden hesap sormak istiyordum. Ancak sesim çıkmadı. Kontrol bende değildi. Annem konuşmaya başladı. ‘Sorcha, güzel kızım. Görücümüz bize üzücü haberler verdi. Seninle ilgili… ’ Gözlerim kadına kaydı. Yanakları kızarmıştı. Kahverengi gözleri uzun bir gecenin sabahındaymış gibiydi. Onu böyle ne yormuştu?! Cevabı kadın kendisi verdi. ‘Zaman kısa. Ölüm yakın. İntikam sizden alınacak. Doğa haykıracak. Garip şeyler olacak. Bugün kar yağacak. Prensesi tuzak yakalayacak. Bedeli Kuran kızı bu ge-…’
Devamı? Devamı neredeydi? Birden birini beni sarstığını hissettim. Devamını duymalıydım. Lanet olsun! Devamını duyamadan görüntü bulanmıştı ve biri ‘Sorcha? Hayatım geldik. Bütün gece uyuma olur mu?’ dedi. Ses Edward’ındı. Tanrım onu gördüğüm için sevinmiştim. Biriyle konuşmaya ihtiyacım vardı. Tam her şeyi anlatacaktım ki midemde derin bir acı oldu ve dilim resmen bana itaat etmemek için üst damağıma yapıştı. Bu talihsizliği unutmak adına mutlu bir adım attım dışarıya ancak o da elime yüzüme bulaşmıştı. Çünkü dışarısı kâbuslarımı kaplayan o geceler gibi kıpkırmızıydı. Gökyüzünün ortasında girdap varmışçasına siyah bir leke vardı ve Tanrı şahidimdir ki çok büyüktü. Etrafım yavaş yavaş kalabalıklaşırken düşündüğüm tek şey koca bir tuzağa balıklama daldığımdı. Lanet olsun! Hayatımın en heyecanlı Cadılar Bayramını geçiriyordum. ‘Şeker ya da şaka!.. ‘ diye düşünmekten kendimi alamadım. Elbisemin kolundaki asam çıkacak yerdeydi. Şanslıydım ki asa çekmekte çok hızlıydı. Asamı çeker çekmez yapamayacağımı umarak ‘Accio Süpürge!’ diye bağırdım ve da da dam!.. Süpürgem gelmişti. Kurtulabilirsem Madam Hoffear’dan yeni puanlama isteyecektim. Sonuçta yapmıştım. Her zamanki çevikliğimle süpürgeme yerleştim. Lanet olsun! Asalar çıkmıştı. Bu da niyetlerinin bayram kutlaması olmadığını açıkça belli ediyordu.
Bölüm 2 [Betimleme]
Rpg dışı: Hikâyenin devamı niteliğindedir.
Süpürgemle uçmak hep heyecan verirdi. Ama bu sefer korku dışında bir şey veremiyordu. Siyah gür saçlarım arkamda dalgalanıyordu ve hava kutupları aratmıyordu. Başımın üstünden yeşil bir ışık geçmişti. Ancak temas etmemişti. Bu iyiydi. Görkemli şatonun etrafında yarım dönüş yaptım. Şatonun üç kulesi vardı. Birisi diğerlerinden daha uzundu diğer ikisi ise eşit boylardaydı. Ayrıca iki girişi vardı. Aslında birisi çıkış anlamı taşıyor gibiydi. Çünkü öndeki kapıya göre bu kapı oldukça küçüktü ve ormana açılıyordu. Kuşatma altında çok rahat kaçılabilirdi buradan. Şatonun pencereleri büyük ve şık tasarlanmak yerine küçük ve hapishane camları gibi kaba yapılmıştı. Ancak güzel bir elmastaki ufak bir çizik kadar değersizdi. Süpürgemin ucunu biraz aşağıya indirdim. Şatonun dipleri yosun bağlamıştı. Ve etrafında daha önce görmediğim bir hendek vardı. Hendek su ile doluydu. Geçmek istemeyeceğiniz türden bir hendekti çünkü içinde yaratık vardı. Aman ya, neye çarpmıştım ben?..
Yorulmuştum. Bir süredir uçuyordum. En fazla uçuşum yedi saat olmuştu ama şimdi kendimi yorgun hissediyordum. Şatonun büyük kapısının yolundan devam ettim. Aslında burayı merak ediyordum. Ne biçim bir yerdi? Yere yakın uçmaya başladım. Etrafımda değişik heykeller vardı. Güzel yüzlü cadılar, bir meleğe yakışacak kadar hoş görünümlü büyücüler ve tahta oturan liderler…
Tuhaftı, çünkü hiçbirinin altında isim yazmıyordu. Altlarında sadece ‘Merakını yenemeyenler ve ihanet edenler hep aynı çizgide giderler!’ yazısı vardı. Ne demekti? Niye düşünüyordum ki, eğer zeki biri olsaydım Ravenclaw da olurdum. Birden önüme atlayan tüylü bir şey gördüm. Pardon, bir şey değil birkaç şeydi. Bir kurt için bile oldukça büyük yaratıklardı. Tüyleri uzundu ve evcil olmadıkları gözlerinden okunuyordu. Şaşırmıştım. Sihirli Yaratıkların Bakımı dersinde de pekiyi değildim. Ama uygulama söz konusu olduğunda kimse elime su dökemezdi. Şimdi düşünelim böyle bir yaratığı nasıl öldürebilirdiniz?.. Ve tam puanlık soru bu yaratık da neydi?! Düşündüm de pekte iyi sayılmazdım. Ayrıca şaşırmamam gerekirdi. Çünkü bundan dört yıl önce böyle bir hayatın bir parçası olacağımı dahi düşünemiyordum. Ama şimdi Hogwarts Akademisinde okuyordum. Kurtlardan birisi bana hiçte dosta olmayan bir şekilde hırladı. Dişlerini fırçalamaya ihtiyacı var gibi görünüyordu. Süpürgeyle onu atlatabilirdim. Ama yeteri kadar yükselmem gerekiyordu. Bu da az mesafede imkânsız bir şeydi. Ama savaşmadan yem olmayacaktım. Süpürgemin sapını sıkıca kavradım. Nefesimi tutup süpürgemi yukarı kaldırdım. Gözlerimi kapatıp olası bir çarpışmaya hazırlandım. Ancak beklediğim çarpışma gerçekleşmedi ve sadece ayaklarıma yumuşak bir şeyin temas ettiğini hissettim. Yaşasın! Kendime uçuştan on üzerinden on veriyordum. Kurtlar arkamdan hırlıyordu. Gür bir orman vardı. Hiç düşünmeden ormanın sıkı ağaçları arasına daldım. Düşünmeden diyorum ya, düşünmediğim için -ve asıl neden görmediğim için- bir ağaca çarpıp süpürgemden düştüm. Canımın ne kadar yandığına dikkat etmeden süpürgeme baktım. Düşüş beni ormanda sürüklemişti. Yavaş yavaş süpürgemin yanına gittim. Kırılmıştı ve ben onu onarabilecek halde değildim. Hayal kırıklığımla ormanın derinliklerine sekmeye başladım. Ormanda kızıl bir sis var gibiydi. Bacağım çok ağrıyordu. Ağaçların dallarına tutuna tutuna gidiyordum. Ormanda dev kavaklar ve kocaman ve kocaman meşe ağaçları vardı. Süpürgemin bana destek olmaktan başka bir işe yaramaması ne yazıktı. Elbisemin kuyruğu bil dala takıldı. Eğilip kurtarmak yerine çekiştirerek yırttım.
Bir süre sonra gözlerim kızıl sise alışmıştı. Bir ağaca dayandım. Tükenmiştim. Uzun bir süredir bu ormandan çıkmaya çalışıyordum. Fakat başardığım söylenemezdi. Gözlerim yerdeki bir dala sabitlendi ve dehşetle açıldı. Bu lanet olası ormanda daireler çizip duruyordum. Sinirlemek kollarıma güç getirmiş olacaktı ki, öfkeyle ağacın kabuğuna bir yumruk patlattım. Ağaçtan yarılma sesi çıktı ve bir ışık patladı. Demek ki bölge büyüsü içerisindeymişim. Yeşillik yerine gökyüzünü görmek harika bir şeydi. Her ne kadar kırmızı olsa da özgürlük hissi veriyordu. Asfalta çıktım. Asfalt mı? Etrafıma bakmaya başladım. Koyu gri renkteki asfaltın üzerinde kanla çizilmiş bir bermuda üçgeni vardı. Ciddiyim, dokunmuştum ve kandı. Etrafım, çember şeklinde alev aldı. Çıkış yolu yoktu. Uçmak dışında…
Üçgenin beş ucunda da birer siyah pelerinli büyücü veya cadı belirdi. Bilmiyordum, çünkü hepsinin yüzleri kapalıydı ve pelerinler boldu. Ayrıca kelimenin tam anlamıyla tehlikeli bir duruşları vardı. Başları olduğu belli olan biri kapüşonunu çıkarınca diğerleri de çıkardı. Hepsi oldukça ciddi duruyorlardı. Tanıdık görmeyi ummuyordum ama dostum(!) Meredith, sevgilim(!) Edward ve şirin sevdalım(!) Kaname oradaydı. Kaçmam gerekiyordu. Ama bunu yapamıyordum. Sanki olduğum yere mıhlanmıştım. Lanet olsun. Adrenalin damarlarımda kanla beraber dolaşıyordu. Şu an burada olmamın nedeni olan kanla beraber… İçimden sihirli sözcüğü fısıldayıp süpürgemi onardım. Tanrım! Buradan sağ salim çıkamayacaktım. Tekrar süpürgeme bindim. Yükselirken sırtımda derin bir acı hissettim. Gözlerimin önü karardı. Karanlık kazanmıştı. Daha gençtim ama ölümün acı yüzü görüyordum. Arkama döndüm beni vuran kişiyi görebilmek için. Kaname’ydi. Ona çok eziyet etmiştim. Cezamı tabii ki de o verecekti. Gülümsedim. Nedenini bilmiyorum ama gülümsedim. Sonra süpürgemle birlikte yere doğru süzülmeye başladık.


    Betimleme kısmı istediğim biçimde olmasa da hikaye oldukça ilgi çekiciydi. Samimi ve hoş bir anlatımın var ancak aralara devrik cümleler katıştırırsan tekdüzelik oranını azaltabilirsin. Yol aldığın açık. Tebrik ediyorum ve başlığını açıyorum.
    xaviera.


En son Adriana Sorcha Kuran tarafından 31/3/2010, 20:53 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Harexis L. Black
Hufflepuff I. Sınıf
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 141
Yaş : 24
En belirgin özelliği : Uyuşuğum
Savaş Tarafı : Hiç belli değil
RP partneri : Yok öyle biri daha
Kan Durumu : genelde AB+
Quidditch Konumu : Tutucu xD Pis tutarım adam geçer top geçmez xD
Asa : Tears Of Demon
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
50/50  (50/50)

MesajKonu: Geri: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   28/3/2010, 20:41

...Kehanetin Meleği...


Her zamanki gibi, yorucu iş gününün akşamı eve geliyordum. Hafif çiseleyen yağmurun kara bulutları tepemde dolanırken güneşin batmak üzere olduğu yönün kan kırmızı bir renge boyanması ironikti. Olacakları önceden sesleniyordu gökyüzü. ‘’ Çarşıda oyalan biraz, birkaç okul arkadaşınla buluş; ne olursa olsun eve gitme…’’. Dinlemedim sesi, dinlemek istemedim belki. Tam dalmışken irkilerek durdum. Yan sokaktan piyangodan çıkmışçasına fırlayan kafayı görünce zihnimde ufak bir ‘trink’ sesi canlandı. Karşımda duran altı yaşlarında esmer kızın dağınık, düz uzun ve siyah saçları kırmızı bir taçla tutturulmuştu. Üzerinde eski püskü, kimi yeri yırtılmış ve bir zamanlar açık yeşil olduğunu düşündüğüm elbiseyle karıştırdığı aptal bir gülümsemeyle yüzüme bakıyordu. Kendimi tutamadım, güldüm küçük çiçekçi kızın gülümsemesine. Kız ise neye güldüğümü anlayamamanın yüzünde oluşturduğu şaşkınlıkla duraksadı birkaç saniye. Yüzündeki şaşkınlık önce sinirli bir ifadeye, sonra tekrar şaşkınlığa döndü ve sonunda o da gülmeye başladı. Beş dakika boyunca, kahkahalarımız histerik bir hal alana kadar, boş boş güldük öylece. İkimiz de sustuğumuz anda kız elindeki bir demet gülü bana uzatıp işaret parmağını dudağına koydu çekingen bir gülümsemeyle. Yanakları kızarmıştı, başını eğmiş bakışlarını bana doğrultmuştu. Demeti elinden alıp, bir yirmilik ve bir beşlik sıkıştırdım. Kafasıyla hızlı bir selam verip çıplak bacakları birbirine çarpa çarpa koşmaya başladı.
Uzunca bir yürüyüşün ardından, yağmur hızlanmaya başladığı sırada, ulaşmıştım eve. Kasvetli dış kapının kapının kara kulbunu yukarı kaldırıp anahtarı deliğinde çevirdim. Sürpriz yapmak istediğim için, sessizdi hareketlerim. Kapının aralanmasıyla adımımı attım içeri, sokak lambasının ışığıyla beraber.

Sesler…

Giriş kapısının açıldığı salon loştu. Yabancı bir kokuyla kırıştırdım burnumu. Yatak odasından gelen birkaç ses Beni kendime getirmeye yetmişti. Kapalı kapıya yavaş, ağır adımlarla ilerledim. Beyaz kapı gittikçe büyüyordu gözümde. İçeriden gelen sesler daha da artıyordu gelişime inat. Terleyen elimle tuttum yüzlerce kez kıkırdayarak girdiğimiz kapının kulbunu. Yuvarlak kulp elimi buz gibi dokunuşuyla okşarken içeriden gelen seslerin televizyondan çıkmasını diledim; gerçekler yüzüme vururken dahi… Ve kapıyı açtım…

‘’Gördüklerimi inkar edemezdi artık beynim. Sevgimin her zerresinin bir hançer olup açtığı yaraları saklayamazdı göğsümdeki ellerim. Kanı çekilmiş yanaklarımı gıdıklayan bir çift yaramaz, ihanetin laneti üzerime çöktüğünde kalbimi rahatlatan merhemim. Ve yok etmek istediğim benliğimle, benliğimi saran ona olan sevgim…’’

Düşen çiçekler binlerce parçaya ayrıldı…

Sonrası karanlıktı… Veya aydınlıktı belki, renkler yoktu. Her yeri gümüşi bir sükunet kaplamıştı. Nesne yoktu, hava, zaman, duygular… Her şeydi ve hiçbir şeydi karşımdaki. Ne istersem oydu, neyden korkuyorsam… Ölüm dediklerinin bu olduğunu düşündüm önce. Hiç de tahmin ettiğim gibi değildi, ortalıkta dolaşan ve hesap soran melekler yoktu. Bir yerde cehennem bir yerde cennet kapıları da yoktu. Burası ölüm sonrası gidilen yer miydi? Ölmüş müydüm ki? Son dakikalarımı hatırladığım gibi karşımda belirdi her şey… İnlemeleri, sevişmenin doruğunun yaydığı egzotik, baştan çıkarıcı koku… Hayatımı adadığım kadın ve hayatımı tam anlamıyla beceren adam beraberlerdi karşımda…
Görüntü değişti. Toplandı, büküldü, biçimlendi, kalıplaştı. Kanatları hayal edilemez yerlere uzanan gümüşi melek, cinsiyetten, yaştan, ve her türlü kötülükten arınmış ışık huzmesi şeklinde vücut, fazla bakarsam kırılacak melek…Daha da biçimlendi ardından. Gördüğüm en saf şeye dönüştü bir an. En masum, en gözden kaçırdığım güzellik oldu melek... Çiçekçi kız... Ağzını açtı ve tek bir dörtlük fısıldadı kulağıma. Her an beynimde yankılanacak, unutmayacağım sözler…

Neden üzgünsün cennetten kopan melek,
Kanatların yok diye mi Tanrı’ya sitemin?
O kanatlara sahip ufak bir kelebek,
Göremez ikinci kez ışığını güneşin…


…Ortam Betimlemesi…

Zamandan arınmış ışıklar, ışıktan arınmış karanlıklar huzmeler halinde yağıyordu gökyüzünden veya yerden fışkırıyordu. Yer yoktu, gök yoktu, hüzün ayrılık sevinç ihanet… Duygular yoktu. Her yer her renkti, hiçbir renk yoktu. Hava yoktu, süzülüyordum. Göremiyordum, her şey görünüyordu. Tanrı mıydı karşımdaki? Tanrı mıydım? Cennet mi? Şeytan mıydı yoksa? Cehennem mi? Sorular anlamsızdı burada. Benlik yoktu, varlık yoktu. Yokluk yoktu…

Ne istersem onu görüyordum karşımda. Yıllardır buradaydım, daha yeni gelmiştim. Hayat, hayal yoktu ki. Ne istersem öğreniyor, bir yandan da isteyebilme yeteneğimin nasıl bende olduğunu bilmek istiyordum. Bilmek istiyordum her şeyi… Her şeyin göründüğü yerdi burası, her bilginin yığıldığı yer… Sonunda bilmek istediğim şeyi farkettim.


Geleceğimi istedim… Renkler kayboldu. Tek bir renk çıktı ortaya. Parlak gümüş, asaletin saf hali. Yavaşça karşımda biçimlendi. Kanatları uzuyordu. Göz alabildiğine her yerine rünler işlenmiş kanatlar uzanıyordu, her yeri kaplıyordu. Gümüşi ışık daha da toparlandı. Vücut tüm hatlarıyla karşımdaydı. Gümüşün saflığı, cinsiyetten arınmış, yaştan arınmış yüz. Cennetin tasviriydi karşımdaki. Kaşları mükemmelliğe ulaşmış, var ile yok arasıydı, ancak belirgindi. Dudakları yüzünün ortasına yerleştirilmiş bir gül gibi açmıştı, dolgun, ama şehvetten uzak, gülümsüyordu. Burnu ufak bir çıkıntı gibiydi, ancak yerli yerindeydi her unsuru. Cildi pürüzsüzdü. Sonradan bir renk daha eklendi gümüşe. Asilliğin içinde hüzün gözyaşları gibi aktı gece karası saçları. Sonsuzluğa uzanan, yıldızlarla süslenmiş hüzünlü gece nehri… Dudaklarını araladı, gümüşi dalgalar halinde yavaşça yayıldı sesi, gümüş tüm bedenimi sarmıştı. Zihnime kazındı her harf, her hece.



    Tek kelimeyle etkileyici diyeceğim buna. 47 oldukça iyi bir puan ve bundan daha iyisini hak ettiğini düşünerek buraya bıraktığın rp'yi okumadan önce, en son puanlattığını okudum, gerçekten yol almış mısın diye. Diğeri de oldukça hoşuma gitti aslında. Fakat ifadelerin daha gizemli bir hal almış, okuyucuyu düşündürüyor. Az çok üslubumu biliyorsan, böyle rp'lerin fazlasıyla hoşuma gittiğini de tahmin edebilirsin. Açık konuşarak çok beğendiğimi dile getiriyorum ve puanlamadaki yeni rp'ni okumak için sabırsızlanarak başlığını açıyorum.
    xaviera.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Klotho Crystal Velour
Ravenclaw I. Sınıf


Kadın Mesaj Sayısı : 7
En belirgin özelliği : Kafasına eseni yapması..*
RP partneri : Yok ya ne arar..*
Kan Durumu : Melez..*
Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
26/50  (26/50)

MesajKonu: Geri: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   8/6/2010, 12:15

Geçmiş yüzüne çarptığında bir kez daha anlarsın ne kadar acı olduğunu...

Karanlık ve sisli bir ormandaydım. Sanki gerçeklerle hayaller arasında takılı kalmıştım. Tek başımaydım. Aniden gözlerim karardı ve bir takım görüntüler beynimde canlandı. Bu görüntüler hayatımın karanlığına, ailemi kaybettiğim o kaosa, beşinci doğum günüme, dayanıyordu. Aslında şimdiye kadar hiç hatırlayamamıştım o günü. Ama her şey gittikçe belirginleşiyordu. Annem, ilk önce onu gördüm. Sonra da babam. Annemin elini tutuyordu. Yanlarında ise abim vardı. Etrafta balonlar ve renkli süslemeler vardı. Evimiz her zaman olduğu gibi sıcacık ve sevimliydi. Ama buna karşın annemin saçıyla aynı renkte olan karamel sarısı kaşları hafiften çatık, babamın derin kahve gözleri endişeli, abim ise ağlamaklı bir halde idi. Ben ise her şeyden habersizce masanın üstündeki çikolatalı ve üzerinde beş mum bulunan pastama hayranlıkla bakıyordum. Annem, babama benzeyen açık kumral saçlarımı tepede toplamış, topuz yapmıştı. Üstümde ise mavi çiçekli elbisem vardı. Bu elbiseyi küçükken çok severdim. Masaya yetişebilmem için beni yüksek bir sandalyeye oturtmuşlardı. Şarkılar eşliğinde mumları üfledim. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Babama bir telefon geldi. Hemen açtı. Arayan kimse iyi bir şey söylemediği babamın yüz ifadesinden belli oluyordu. Babam kendini zorlayarak "Geliyorlar." dedi, annemin yüzüne korku dolu bir ifade yansımıştı. Yutkunarak konuştu "Hani yarın geleceklerdi?" Babam cevabı bilmiyor gibi gözüküyordu "Öyle olması gerekiyordu." Tabi o zaman neden bahsettikleri konusunda hiçbir fikrim yoktu, demek ki hiçbir şey değişmemişti çünkü hala bir fikrim yok. Ama abimin bir şeyler bildiğinden hep şüphe etmiştim, hala da ediyordum. Ama o, ısrarla inkar ediyordu. Sonra babam konuştu "Hector, Opaque'yi hemen buradan götürmelisin." Annem anladığım kadarıyla itiraz etmek istiyordu, ama bir türlü ağzını açıpta bir şey söyleyememişti. Abim ise ufak bir kararsızlıktan sonra beni kucağına alıp kapıya yöneldi. Geçmişteki ben ise hüngür hüngür ağlıyordu. Ama artık bir önemi yoktu. Abime karşı koyamazdım, sadece beş yaşındaydım. O ise on sekiz yaşındaydı. Abim arka kapıya geldiğinde annemi zorlukla görebiliyordum. Ağlayacak gibiydi ama ağlayamıyordu. Bunun sebebi vampir olmasındandı herhalde diye düşünürken rüyamdan koptum. Ne görüntülerden eser kalmıştı ne de o sisli ormandan. Gözlerimi açtığımda odamda yalnızdım.

Her şey ilk başta bulanık gözüktü gözüme. Görüntüler gittikçe netleşti ve uyumadan önceki görüşüme geri geldim. Siyah komidinimin üzerindeki dijital saatime baktım. Saat 4.45 idi. Hector'u -abimi- arayıp her şeyi net öğrenecektim. Bu sefer benden kurtuluşu yoktu. Şimdiye kadar evden gittiğimiz o günü hatırlamadığım için soracak soru bulamıyordum. Ama artık soracak yığınla sorum vardı. Babam vampirdi. Annem ise insandı. Tabi daha önceden. Annem ile babam evlenirken babamın vampir olduğundan haberi varmış. En azından abim öyle söylüyordu. Annem beni dünyaya getirdikten sonra vampir olmuş. Abimin isteği üzerine daha sonra onu da tam anlamıyla vampir yapmışlar. Abim de aynı babam gibi onu seven birini bulmuştu. Şimdi onunla yaşıyordu. Abim istersem beni de vampir yapabileceğini söylemişti, ama ben ısrarla itiraz etmiştim. Yine sorsa yine itiraz ederim o ayrı bir konu.

Arada bir canım sıkılınca sahil kenarında ki bir banka gider otururdum. Hava daha aydınlanmamıştı ama uykum da yoktu. Sahile gitmeye karar verdim. Üstüme rahat bir şeyler giyip evden çıktım. Yanıma sadece cep telefonumu aldım. Evin anahtarını uzun süreli bir arayıştan sonra nihayet bulmuştum. Bu ev bana aitti, yani en azından. Kirasını Hector ödüyordu. Fakat diğer masrafları çalışarak ben ödüyordum. Ailem zengindi fakat hiç bir şekilde bize miras kalmamıştı. Hector borçları vardı, diye söylemişti. Ama ben buna hiç inanmamıştım. Benden bir şeyler sakladığı kesindi.

Apartmandan çıktım ve sahile doğru yürümeye başladım. Etrafta kimse yoktu. Zaten olmaması gayet normal bir durumdu. Sokak lambalarının loş ışıkları hala sokakları aydınlatıyordu. Dışarısı gerçekten de soğuktu, ayaz vardı.Her zaman gittiğim bankı uzaktan seçemedim. Yanındaki ağaç daha önce dikkatimi çekmişti. Ama bu kadar büyük olduğunu hatırlamıyordum. Ağaca iyice yaklaştım ve ileriden göremediğim birinin bankta oturduğunu fark ettim. İçimden bir ses buradan uzaklaşmam gerektiğini söylüyordu. İçimdeki bu ses o kadar güçlüydü ki adımlarım geri geri gitmeye başladı. Ama yinede içimdeki ses beni kurtaramamıştı. Geri geri giderken arkamda duran bir adama çarptım. Refleks olarak hemen döndüm, dödüğümde arkamda duran beş adamı gördüm. Hepsinin üzerinde siyah pelerinleri vardı ve şapkaları yüzlerinin görülmemesini sağlıyordu. Hepsinin yüzü banka dönüktü ve bende sanki biri beni dürtüklemiş gibi arkama döndüm. Banktaki adam bana doğru geliyordu. Onunda diğerleri gibi şapkası yüzünü kapatmıştı. Bana o kadar yaklaşmıştıki nefesini yüzümde hissediyordum.

Yavaşça şapkasını indirdi ve artık yüzünü rahatça görebiliyordum. Gözleri hafif çekikti. Siyah saçları beyaz teni ile tezat oluşturuyordu. Gayet çekiciydi. Ama bunun bir önemi yoktu. Amerikalılara özgü aksanıyla konuştu "Opaque, gördüğün rüya hakkında bir fikrin var mı?" bu sorusu beni gerçekten de şaşırtmıştı. Gördüğüm rüyadan nasıl haberi olabilirdi ki? Sadece "Hayır." diyebildim. Şaşkınlıktan dilim neredeyse tutulmuştu. O ise bana alaycı bir tavırla gülümseyerek ,ki böyle daha çekici olmuştu, "Demek kimse sana geçmişin hakkında bir şey söylemedi." dedi. Ne geçmişi? Neden bahsediyordu, bu ahmak? Küçüklüğümden beri canlıların korkularını hissediyor ve onların ruhlarına korkularını yayarak etkisiz hale getirebiliyordum. O yüzden kimseyle düşman olmamaya çalışmıştım hep. Ama bazen bu çaba boşa gidebiliyordu. Gücümü kullanırken kendimden korkuyordum, bu da benim zayıf noktamdı. Gücüm yani. Birkaç kere denemiştim gücümü kullanmayı ama sonra vazgeçmiştim. Çünkü gücüm beni güçsüz bırakıyordu, karşımdaki kadar savunmasız olmasam bile yinede bende zayıflıyor ve gücümü kaybediyordum. Daha çok ruhsal gücüm zayıflıyordu tabi. Bu az da olsa fiziksel gücümü de düşürüyordu. Belki bu adamlar bana zarar vermek isterlerse onlara karşı güç kullanabilirdim. Bu kadar kişi üzerinde zor olacağa benziyordu ama en azından deneyebilirdim. Adamların başı olduğunu düşündüğüm adam -ki benim yaşlarımdaydı- düşünceli halime aldırmadan "Demek Hector seni yıllardan sonra bırakabildi." dedi. Bu adam gerçekten çok şey biliyordu. Gözüme tehlikeli gözükmüştü ama ondan korkacak kadar zayıf değildim. Bazılarının hakkımda çok şey bilmesi beni çok rahatsız eden bir durumdu. Onun konuşmasını beklemeden neden bahsettiğimi anlamasını umarak lafa giriştim "O yüzden mi buraya çete gibi geldiniz?" Hemen cevap verdi "Abin olur diye değil. Bu kadar kişi olmamızın sebebi sensin." Dalgamı geçiyordu bu? Ne demek istiyordu? Anlamamı istiyorsa daha açık konuşmalıydı. Ben de onun alaycı gülümsemesini taklit ederek "Yani on yedi yaşındaki bir kıza altı kişi mi denk geliyor sizce?" Evde dersini çalışmışa benziyordu hemen cevap verdi "Normalde hayır." dedi, bunu kısık sesle söylemişti. Diğerlerinin duymamasını istiyordu galiba. Kulağıma yaklaşarak "Ama bu kız özel güçleri olan on yedi yaşında bir kız olunca durumlar biraz değişiyor tabi." Bunu duyduğumda kaskatı kesilmiştim. Beynimde buradan kaçmam gerektiğini belirten çanlar çalıyordu. Bunu sadece ailem biliyordu, nereden öğrenmiş olabilirdi ki? Aniden yüzü tanıdık gelmeye başladı. Beynim biraz gerilere gittiğinde bu adamın aslında tanıdığım biri olduğunu fark ettim. Yaklaşık bir hafta önce dışarı alışverişe çıkmıştım. Bir mağzanın vitrininde ki kıyafetlere bakarken camda arkamda duran birini gözmüştüm, gerçi o zaman bu kadar ürkütücü gözükmüyordu ama o adam bu adamdı. Demek ki beni takip ediyordu. Gerçekten şimdi ondan nefret etmiştim, insanların hayatımı gözetlemelerinden çok rahatsız olmakla birlikte nefret ederdim. Kendimi tutamayarak konuştum "Benden ne istiyorsun." biraz düşündü, sanki ufak bir kararsızlık yaşamıştı "Sadece beni anlamanı." Bu adam komediydi ya. Niye onu anlıyayım ki? Hemde bu kadar adamın içinde "Seni anlamamı gerçekten ister misin? O zaman adamlarını buradan uzaklaştır." İşte yine o alaycı gülümseme yüzünde belirdi "Kanıma susamadım." Ben dışarıdan bir canavar gibi mi gözüküyordum acaba? "Ne? Şaka mı yapıyorsun? Ben kanına susamış bir canavar gibi mi gözüküyorum?" Ben gayet ciddi konuşmuştum ama o bu söylediğimi komik buldu "Canavardan çok bir kraliçeye benziyorsun." Şimdi de bana sulanıyordu öyle mi? Gerçekten bunun bir rüya olduğuna inanmaya ihtiyacım vardı "Gerçekten çok yoruldum, beni burada niçin tuttuğunu ve neden takip ettiğini söyle de evime gidiyim." Gerçekten de yorulmuştum "Opaque, seni güç kullanırken görmüştüm, o zamandan beri takip ediyorum.Normal bir insan olsam delirdiğimi düşünürdüm ama ben de senin gibiyim." Ne güzel ya, bir ortak noktamız varmış (!) Durum gerçekten de çok kötüydü. Ben kendimi gücümün varlığına alıştırmaya çalışırken bir de başkasının gücü çıkmıştı "Adını bilmiyorum ama lütfen bırakta evime gideyim. Gerçekten yorgunum hem havada aydınlanmaya başladı. İnsanlar bu kadar adamı bir arada görürse polise felan haber verebilirler. Akşam saat sekizde büyük alışveriş merkezinin kapısında ol." dedim ve oradan ayrıldım. Doğru yapıp yapmadığımı bilmiyordum fakat kafam bunları düşünemeyecek kadar yorgundu. Benim hakkımda çok şey biliyordu. Sadece bir hafta değil yıllarca beni takip etmiş olmalıydı.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Cynthia Monica Maddlyn
Gryffindor I. Sınıf
avatar

Kadın Mesaj Sayısı : 119
En belirgin özelliği : Dengesizliği.
RP partneri : Stevie Owen Blake.
Kan Durumu : Safkan.
Asa : The Sound Of Silence.

Ruh Hali :

Seviye
Rpg Gücü:
42/50  (42/50)

MesajKonu: Geri: Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders   3/8/2010, 14:53

Güneş ışıkları gözlerime çarptığında anlayabilmiştim sabah olduğunu. Gece geç saatlere kadar uyuyamamış, yatağın içinde dönüp durmuştum. Belki de bir, iki saat uyuyabilmiştim. Uykumda da sadece fısıltılar vardı. Ne söylemeye çalıştığını, kim olduğunu bilmediğim birinden gelen fısıltılar... Uyumadan önce de vardılar, çözmeye çalıştığım için uyuyamamıştım belki de. Sonunda dalmış olmalıydım uykuya, uykusuzluktan.
Güneş tepeye çıkmışken, yoktu tek bir ses bile. Ben de başka şeylere yordum fısıltıları, belki de yan odadan birileri fısıldaşıyordu, kim bilir?
Yatağımdan kalktığımda henüz yatakhanedeki herkesin uyuyor olmasına şaşırmıştım. Üstümdekileri çıkartıp günlük bir şeyler giydim ve okuldan dışarıya çıktım. Etraftan "çıt" sesi bile çıkmıyordu. Göl kenarına gitmeye karar verdim. Burada boş boş oturacağıma orada gölü seyrederdim daha iyi. Göl kenarına doğru yürürken, sıcacık hava birden kararmaya ve beni soğutmaya başlamıştı. Kara bulutlar etrafı sarmış, sanki her an yağmur yağacakmış gibiydi. Çok sıcak olan havadan belki bir nebze kurtulacağım için sevinç kaplamıştı biraz içimi, ama bir yandan da bu hava beni ürkütmüştü. Etraf birden karanlığa dönmüştü, kimseler yoktu ortalıkta. Bir an geri dönmeyi düşündüysem de, birazdan havanın düzeleceğini düşünerek yürümeye devam ettim. Etrafı yavaşça sis kaplıyordu, yaz aylarında bu hava da neydi böyle? Sonunda önümü göremez oldum, ağaçları zorlukla seçiyor, göl kenarına geldiğimi ise suyun kokusundan anlıyordum. Önümü görmeye çalışarak ağaçların altına baktım kimse var mı diye, ancak tek bir kişiyi bile göremedim. Daha sonra uzaklarda sis dağılmaya başladı, içime hafiften su serpilmişti ama yine de tam olarak rahatlayamamıştım. Sadece uzakta dağılmıştı sis, olduğum yer hâla sisle kaplıydı. Dağılan sisin ardından bir karartı gördüm, gözümü açıp kapattığımda yok olmuştu. Etrafa korkuyla bakmaya başladım. " Kim var orada? " diye bağırdım. Ses gelmedi. Belki de o karartı sadece bir kediydi de ben abartıyordum. Geceden gelen korkularımı bastırmaya çalışarak yürümeye devam ettim. Daha sonra fısıltıların tekrar geldiğini farkedince yerimden sıçradım. İstemsiz bir şekilde bağırıyordum tekrar tekrar aynı cümleyi. " Kim var orada dedim! " Daha sonra fısıltılar arttı ve belirginleşmeye başladı.
" Annen..."
Annem mi? O da nereden çıkmıştı? Bedenim titremeye başladı, korkudan sesim de öyle. " Ne olmuş anneme? Ne demeye çalışıyorsun? "
Daha sonra annemi gördüm. Nasıl olurdu? O Londra'da olmalıydı. Yoksa sürpriz mi yapmıştı? Ah, tabii ya bunların hepsi bir şakaydı. Neşeyle anneme doğru gitmeye başladım. " Anne! Ne işin var senin bu-..." Tam sözümü tamamlayacaktım ki annemin beni duymadığını farkettim. Gözlerindeki yuvalar hızla dönüyordu. Daha sonra bir çığlık kopardı ve yere yığılıverdi. Ağlamaya başladım, annemin yanına gitmeye çalışıyordum fakat ayaklarım beni geri çekiyordu. Sonra fısıltılar tekrar karmaşıklaştı, sonra tekrar anlaşılır hâle geldi. " Acıyla ölecek..."
" Hayır! " diye bağırıyor, inatla ağlıyordum. Sonra fısıltılar tamamen kesildi. Sis dağıldı, bulutların arasından güneş çıkmaya başladı. Yere yığılan annem kayboldu. Ama ben hâla ağlıyordum. Etrafa ses gelmeye, kuşlar cıvıldamaya başlamıştı. Etraf öğrencilerle doluyor, beni gören tuhaf tuhaf bakıp geçiyordu. Bembeyaz kesilmiş olmalıydım. Peki ya annem? Gidip hemen onu aramam gerekiyordu. Okula koşarak gitmeye başladım.

Betimleme...
Hayaletlerin bile sustuğu, bomboş arka sokaklar gibiydi göle giden yol. Sanki dünya bile açmamıştı gözlerini sabaha, sadece güneş ve ben vardık uyanan. Bir tek çimenlere basan ayak seslerimi duyabiliyordum. Etraftaki bütün canlılar ölü gibiydi. Güneşin aydınlık verdiğine şükrederken, o da kapattı gözlerini ve yerini is karası bulutlara bıraktı. Yeniden gece olmuş gibiydi, ölüm kol geziyordu havada âdeta. Hava soğuk bir sis üfledi, öyle ki, az önce terleyen bedenim şimdi soğuktan titremişti. Birden göz gözü görmez oldu, ağaçları göremiyordum, her an bir tanesine çarpabilirdim. Aklımdaki korkak bana gitmemi söylüyordu, oysa ben kalmak istiyordum. Havanın bir an önce düzeleceğini düşünerek - daha doğrusu umarak- yoluma devam ettim. Göl kenarına geldiğimi fark edebiliyordum. Her gün geçtiğim yollardan geçiyordum, suyun arındırıcı kokusunu aldım. Nihayet yaşama dair bir şey gelmişti. " Suyun kokusu". Kahverengi gözlerim etrafta insan, ya da canlı bir şeyler ararken, ileriden sisin dağıldığını farkettim. Sanki hava oraya üflediği sisi bilerek geri çekmişti içine içine. Yerineyse kömür siyahı bir siluet bırakmıştı. Gözlerim kocaman açıldı ve gözlerimi kırptığımda, siluet kayboldu. Gözlerim yuvalarında korkuyla dönüyordu. Sessizce öksürdüm sesimin cesur çıkmasına dua ederek. O şey ondan korktuğumu bilmemeliydi. O "şey" neyse artık. Yine de sesim titredi hafiften. " Kim var orada? "
Yine sessizlik...
Fırtına öncesi bir sessizliğe benziyordu sanki, kötü bir şeyin habercisi bir sessizlik gibiydi. Tanrım, burası hep dolup taşardı, şimdi neredeydi bu insanlar?
Uykumda fısıldayan ses tekrar ortaya çıkınca, yerimden sıçradım ve yeniden bağırmaya başladım ince ve korkak ses tonumla. " Kim var orada dedim! "
Küçük, korkak bir bebek gibi görünüyordum. Fısıltılar gittikçe arttı, sanki önceden çok uzaktaymış da gittikçe yakınlaşıyormuş gibi. Daha sonra belirginleşti sesler, hâla fısıltıydılar ama söyledikleri anlaşılabiliyordu.
" Annen..."
İçimi bir korku dalgası kapladı. Bu garip şeyin annemle ne ilgisi vardı? Ona bir şey mi olmuştu? Gözleri dolmaya başlıyordu, ne kadar küçük düştüğüne bir baktı, ödü kopmuştu. Kendini topladı ve güçlü olmaya çalışarak tekrar bağırdı boşluğa. " Ne olmuş anneme? Ne demeye çalışıyorsun? "
Annem yavaşça göründü gözlerimin önünde sisleri ayırarak. Simsiyah gözleri, kızıl-kahve karışık saçlarıyla tam karşımdaydı. Annemin güzelliğine hep imrenmiştim... Tabii ya, annem gelmişti, bana sürpriz yapmış, beni korkutmaya çalışmıştı. Gerçekten de korkmuştum, tıpkı bir salak gibi. Gülümsedim masumca, sevinçle bağırdım. " Anne! Ne işin var senin bu-..."
Sözümü bir bıçak gibi kesti annemin çığlıkları. Sesimi duymadığını farkettim sonra. Siyah gözleri yuvalarında fır dönüyordu annemin, deliriyor gibiydi. Çığlık çığlığaydı, ona ne olduğunu anlayamamıştım. Daha sonra yere yığıldı güçsüzlüğüne teslim olarak. Yanaklarımın ıslandığını farkettim, hüngür hüngür ağlıyordum, burnumu çeke çeke bağırıyordum. Yanına gitmeye çalıştım ama ayaklarım bana gitmemem için yalvarıyorlar gibiydi, aslında daha çok emir veriyormuş gibi. Sonra fısıltılar tekrar geldi, tekrar karmaşıklaştı ve yeniden çözüldü bir düğüm olmuşcasına. Yeniden konuştu iç karartıcı ses." Acıyla ölecek..."
Acıyla " Hayır! " diye haykırdım. Gözyaşlarıma engel olamıyor, bir şelale gibi akmasına izin veriyordum. Daha sonra fısıltılar kesildi, siyah bulutlar yerini pamuk beyazı bulutlara ve güneşe bıraktı. Dünya uyandı, kuşlar tüm gücüyle cıvıldamaya başladı. Ancak ben hâla ağlıyordum inatla. Etraf öğrencilerle dolmaya başladı, kimisi hortlak görmüş gibi bakıyor, kafasını çevirerek geçiyordu. Muhtemelen ben de hayalet gibi olmuştum. Süt beyazı ellerimle yanaklarımı sildim. Şimdi annemi arayıp onu uyarmalıydım. Hızla koşarak okula gittim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://dementorskiss.rpg-boards.com/karakter-kartlary-f164/monic

Rpg Gücünüzü Arttırma // III. Ders

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Dementor's Kiss :: Son Dönem :: Rpg Kutusu Arşiv -
Yeni bir forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Haberleşme | Suistimalı göstermek | Bir bloga sahip olmak